Avni Anıl’ın tarzı nabızla eş gibidir,
Sevdanın seher yeli Amir Ateş gibidir…
S.Kaplan
Türk musikisinin seçkin isimlerinden hafız, mevlithan ve bestekâr Amir Ateş; Kandıra’da başlayan hayat hikâyesini, hafızlık eğitimini, İstanbul’a gelişini, Üsküdar Musiki Cemiyetindeki çalışmalarını, TRT’deki “İnanç Dünyası” yıllarını ve hafızalara kazınan eserlerinin ortaya çıkış öykülerini anlattı. Mevlithanlığın gönül ve bilgi işi olduğunu vurgulayan Ateş, sanat hayatı boyunca bağlı kaldığı ölçüyü, “Kur’an tilavetinde harflerin hakkını vermeye, musikide ise sanatımızın özünden ayrılmamaya çalıştım” sözleriyle özetledi. Usta bestekâr, hayatının en büyük servetinin ise biriktirdiği dostluklar olduğunu söyledi.
Röportaj: Av. Fehmi Atay
Röportaj konuğu: Hafız, Mevlithan ve Bestekâr Amir Ateş

F. Atay: Hocam, hayatınızın ve hatıralarınızın izini süreceğimiz sohbetimize doğduğunuz yerden başlayalım. Nerede ve hangi yıl dünyaya geldiniz?
Amir Ateş: Ben 1942 yılında Kandıra’da dünyaya geldim. Babam Hafız Vehbi Efendi’ydi. İki ablanın tek erkek kardeşiyim. Bugün Hatice ablamla ikimiz hayattayız. Ailemizden kalan fotoğraflar, geçmişimizi yaşatan en kıymetli hatıralarımızdır.


F. Atay: Anneniz Dürdane Hanım’ı yakından tanıma imkânım oldu. Son nefesine kadar dudaklarından Kur’an eksik olmazdı. Kendisi hafız mıydı?
Amir Ateş: Annem resmî anlamda hafızlık yapmamıştı. Ancak çocukluğundan vefatına kadar sürekli Kur’an okuduğu için sayfaların hemen hemen tamamını ezberlemişti. Hasta yatağında dahi dudaklarından Kur’an eksik olmazdı. Hayatı okumakla, ibadetle ve bizlere güzel şeyler öğretmeye çalışmakla geçti.
F. Atay: Babanız da hafız ve din görevlisiydi, değil mi?
Amir Ateş: Babam hafızdı. Annem ise resmî hafızlık yapmamış olmakla birlikte Kur’an’a son derece vâkıftı. Babam, Kandıra’nın Yağdeş köyünde imamlık yaptığı için çevrede “Yağdeş Hafızı” diye tanınırdı. Çoğu kişi ismini bilmez, beni de “Yağdeş Hafızı’nın oğlu” diye tanırdı.
Babam aslen Ankara’nın Çamlıdere ilçesine bağlı Atça köyündendi. Köyümüze imam olarak gelmiş ve annemle burada evlenmişti. Biz de Kandıra’da dünyaya geldik.

F. Atay: Ailenizde din hizmeti ve güzel ses geleneğinin daha eski kuşaklara uzandığı anlaşılıyor. Aile kökeninizden ve isminizin hikâyesinden söz eder misiniz?
Amir Ateş: Babamın ailesi Ankara’nın Çamlıdere ilçesine bağlı Atça köyündendir. Aile büyüklerimiz arasında çevrede “Cin Hüseyin” diye tanınan, tok sözlü ve geleneklerine bağlı bir hoca da vardı. Annemin babası Ahmet Hoca ise “Ateş Hoca” adıyla bilinirdi. Soyadımız annemin babasından gelir.
Adımı da ailemizdeki bir hatıradan alıyorum. Annemin, Balkan Harbi’nde şehit olan Amir isimli bir kardeşi varmış. Bana onun adı verilmiş. İsmim elifle değil, ayın harfiyle başlar; “emreden” değil, “imar eden” anlamındadır. Böylece hem adımda hem soyadımda aile büyüklerimizin hatırasını taşıyorum.
F. Atay: Babanızın yalnız din görevlisi olarak değil, çevresinde sağlık bilgisiyle de tanındığı anlatılıyor. Bu yönünü nasıl hatırlıyorsunuz?
Amir Ateş: Babam köyümüzün hocasıydı; aynı zamanda sağlık konusunda da tecrübeliydi. Çevrede kendisine danışan çok olurdu; doktorların dahi onun bilgisinden yararlanmak için geldiğini hatırlıyorum. Yıllar önce yardımcı olduğu bazı insanlarla daha sonra görüşme imkânımız da oldu.
F. Atay: Dedelerinizi tanıma fırsatınız oldu mu?
Amir Ateş: Hayır, ikisini de tanıyamadım. Babamın babası askerde şehit olmuş. Annemin babası ise “Ateş Hoca” adıyla tanınan Ahmet Hoca’ydı. Onu da görme imkânım olmadı.

“Yatağımı ve yorganımı sırtıma alarak İstanbul’a geldim”
F. Atay: Kandıra’da kaç yaşınıza kadar kaldınız?
Amir Ateş: On dört-on beş yaşıma kadar köyde ve Kandıra’da kaldım. Kandıra Kur’an Kursunda eğitim gördüm. On beş yaşımdan sonra yatağımı ve yorganımı sırtıma alarak İstanbul’a geldim. Nuruosmaniye’de Hacı Hafız Hasan Akkuş Hoca’nın öğrencisi oldum. İstanbul’a geliş o geliş; hâlâ buradayım.
F. Atay: Hafızlığa kaç yaşında başladınız?
Amir Ateş: Çok küçük yaşlarda, ilk olarak babamın yanında başladım. Daha sonra Kandıra Kur’an Kursunda Hasan Aslan Hocamla devam ettim. Hafızlığımın son bölümünü İstanbul’da tamamladım. Ardından Kadıköy Osman Ağa Camii’nde hafızlık cemiyetimiz yapıldı.
F. Atay: Köyünüzde okul bulunmaması eğitiminizi nasıl etkiledi? İstanbul’a geldikten sonra imam hatip okuluna devam edebildiniz mi?
Amir Ateş: Okuma yazmaya Kur’an öğrenerek ve hafızlık çalışarak başladım. İstanbul’a geldiğimde imam hatip okuluna devam etmeyi çok istedim. Vefa İmam Hatip’e dışarıdan devam etmeye çalıştım; ancak ilkokul diplomam olmadığı için resmî öğrenci olamadım. Sonraki yıllarda ilkokul diplomasını İstanbul’dan aldım. Fakat yaşım ilerlemiş, maddi imkânlarım da sınırlı kalmıştı; bu sebeple imam hatip tahsilimi arzu ettiğim şekilde tamamlayamadım.
F. Atay: İstanbul’a gelmenizde hangi sebepler etkili oldu?
Amir Ateş: Babamı 1955 yılının sonunda kaybettim. Allah rahmet eylesin. Babam hayatta olsaydı, iki ablanın tek erkek kardeşi olduğum için beni muhtemelen İstanbul’a göndermezdi.
Küçük yaşlarımdan beri talim, tecvit ve tashih-i huruf eğitimi almayı çok arzuluyordum. Aynı zamanda İstanbul’a karşı büyük bir özlem duyuyordum. Annemden, ablamdan ve aile büyüklerimizden izin alarak İstanbul’a geldim.
F. Atay: O yıllarda radyonuz var mıydı? İstanbul’daki musiki hayatından nasıl haberdar oluyordunuz?
Amir Ateş: O dönemde birkaç köyde ancak bir radyo bulunurdu. Cuma sabahları radyo Kur’an-ı Kerim tilavetiyle açılırdı. Ankara Radyosu’ndan dönemin tanınmış hafızlarını dinlerdim. Onların etkileyici tilavetleri beni derinden etkilerdi.
Bunun yanında Münir Nurettin Selçuk, Alaeddin Yavaşça, Zeki Müren, Safiye Ayla ve Müzeyyen Senar gibi büyük sanatçıların icralarını dinlerdim. Türk musikisine duyduğum hayranlık giderek büyüdü. Hem dinî musikinin hem de Türk sanat musikisinin özlemi içindeydim.
F. Atay: Onları dinlerken bir gün sizin de radyolarda Kur’an, mevlit veya şarkı okuyacağınızı düşünür müydünüz?
Amir Ateş: Evet, düşünürdüm. “Bir gün ben de radyolarda Kur’an okuyacağım, mevlit okuyacağım, şarkılar ve türküler seslendireceğim” derdim. Şükürler olsun ki bunlar gerçekleşti.
Ancak yalnızca bir yere gelmek değil, gelinen yerin hakkını verebilmek önemlidir. Kur’an-ı Kerim tilavetinde harflere ve okuyuş kurallarına dikkat etmeye, musikide ise sanat musikimizin özünden ayrılmamaya çalıştım. Hayatım boyunca bu ölçüleri koruma gayreti içinde oldum.


“Günahtan korkmayı ve iyiliğe yönelmeyi annemden öğrendim”
F. Atay: Ablanız Ayşe Hanım, sizi kendisinin büyüttüğünü söylerdi. Annenizin ve ablanızın üzerinizde nasıl bir etkisi oldu?
Amir Ateş: Ayşe ablam benden 16 yaş büyüktü ve bana gerçekten annelik yaptı. Annem sürekli okumak ve ibadet etmekle meşguldü. Ev işleriyle ilgili yapılması gerekenleri ablama tarif eder, ablam da ona yardım ederdi.
Annem bizi hiçbir zaman sert şekilde azarlamazdı. Bir hata yaptığımızda güler yüzle, “Evladım, öyle yapma; günah olur” derdi. Ben de onun terbiyesiyle büyüdüm. Günahtan sakınmayı, sevaba ve iyiliğe yönelmeyi ondan öğrendim.
F. Atay: Çocukluğunuzda sesinizin çok güzel olduğu anlatılıyor. O yıllarda ezan okur veya müezzinlik yapar mıydınız?
Amir Ateş: “Sesim çok güzeldi” diyemem. Çirkin olmayan, düzgün bir sesim vardı. Ben o sesi kendi gayretimle güzelleştirmeye çalıştım. Daima sistemli ve ölçülü okumaya dikkat ettim.
Nerede pest, nerede orta ses, nerede meyan kullanılması gerektiğini düşünerek hareket ettim. Bugün dahi bir eseri okurken “Burada hangi sesten başlamalıyım, nerede yükselmeli veya alçalmalıyım?” diye düşünürüm. Sesin güzel kullanılabilmesi için sürekli çalışmak gerekir.
Nuruosmaniye’de başlayan eğitim
F. Atay: İstanbul’a gerçekten yatağınızı ve yorganınızı sırtınıza alarak mı geldiniz?
Amir Ateş: Evet, gerçekten öyle geldim. Kandıra’dan İzmit’e, oradan da İstanbul’a otobüsle ulaştım. Kadıköy İskelesi’nden vapurla karşıya geçtim. O yılların İstanbul’u bugünkü kadar kalabalık değildi.
Nuruosmaniye’ye bir mektupla geldim. Kandıralı bir büyüğümüz, Hacı Hafız Hasan Akkuş Hoca’ya verilmek üzere bana bir mektup ve küçük bir kutu verdi. Kutunun içinde, o dönemde hocaların nefes açmak amacıyla kullandığı enfiye varmış. Hocam mektubu okuyunca benimle yakından ilgilendi.
F. Atay: Hasan Akkuş Hoca’dan nasıl bir eğitim aldınız?
Amir Ateş: Hocam üç arkadaşımızı özel olarak yetiştirirdi. Her sabah namazından sonra bizi Divanyolu’ndaki evine çağırır ve ders verirdi. Daha sonra dershaneye gider, çalışmalarımızı orada sürdürürdük. Arkadaşlarımızdan biri Çankırılı Dursun Taş Hoca, diğeri ise Göynüklü İsmail kardeşimizdi. Hocamızdan feyiz almaya gayret ettik.
Hacı Hafız Hasan Akkuş Hoca’dan eğitim almayan hafız ve mevlithan neredeyse yok denecek kadar azdır. Nuruosmaniye’de yaklaşık iki yıl kaldım. Fakat hocamla bağımız yıllarca devam etti. Her hafta Kadıköy’e gelir, Osman Ağa Camii’nde mukabele okurdu. Ben de derslerimi sürdürürdüm.
F. Atay: Hafızlık icazetinizi nerede aldınız?
Amir Ateş: Nuruosmaniye’den ayrılıp Anadolu Yakası’na geçtikten sonra Yeldeğirmeni Kur’an Kursuna kalfa olarak geldim. Hasan Sezer ve Ali İhsan Kuzu isimli iki arkadaşımızla birlikte hafızlığımızı tamamlamıştık.
Üçümüzün hafızlık cemiyeti Kadıköy Osman Ağa Camii’nde yapıldı. Dönemin pek çok tanınmış hafızı ve hocası da cemiyete katıldı.
“Hocamın duasını ilk kürsümde hissettim”
F. Atay: İlk defa ciddi anlamda kürsüye ne zaman çıktınız?
Amir Ateş: Hasan Akkuş Hocam her çarşamba Kadıköy’e geldiğinde onu iskelede karşılardım. Elini öperdim, o da koluma girerdi. Osman Ağa Camii’ne kadar sohbet ederek yürürdük.
Bir gün kendisine, Hendekli Abdurrahman Hoca’nın hocasından dua aldığı için okuyuşunun insanları çok etkilediğinin söylendiğini anlattım. “Acaba gerçekten böyle miydi?” diye sorunca enseme bir tokat attı. Ardından beni tutup, “Evladım, ben sana dua etmedim mi?” dedi.
İlk ciddi kürsü tecrübem Beyazıt Camii’nde oldu. Çok kalabalık ve önemli bir mevlitti. Dönemin meşhur hafızları da davetliydi. Okumaya başladığımda caminin içinden büyük bir “Allah!” nidası yükseldi. Okuyuşumun beğenildiğini anlayınca çok duygulandım.
Kürsüden inerken hocam kollarını açtı ve “Evladım, bırak kendini” dedi. Ben de kendimi ona bıraktım. Beni yakaladı, yanaklarımdan öptü ve “Kerata, Osman Ağa Camii’nin önünde sana tokat attığım gün dua etmiştim” dedi. Hocamdan dualı olduğumu o gün bir kez daha anladım.
Üsküdar Musiki Cemiyetine uzanan yol
F. Atay: Kur’an eğitiminden sonra musikiye yönelmenizde hangi isimler etkili oldu?
Amir Ateş: Kur’an eğitimim devam ederken musikinin kapıları da önümde açıldı. Hafız ve tamburi Kemal Batanay’dan, neyzen Halil Can’dan, rebabi Sabahattin Volkan’dan ve daha nice kıymetli isimden istifade ettim. Sadettin Kaynak’ın sohbetlerinde bulundum. Üsküdar Musiki Cemiyetinde ise Emin Ongan Hocam hayatımın akışını değiştirdi. Kendisiyle baba-oğul gibiydik; musikide duygularımın ve düşüncelerimin tercümanı oldu.
F. Atay: Musiki eğitiminize nasıl başladınız?
Amir Ateş: Kadıköy’de bulunduğum yıllarda Osman Ağa Camii ve İskele Camii çevresindeki görevliler beni tanımaya başlamıştı. Osman Ağa Camii’ne devam eden büyük bestekâr ve tamburi Hafız Kemal Batanay’dan arkadaşlarımla birlikte meşk etmeye başladım. Oraya dönemin başka önemli musikişinasları da gelirdi. Onlardan istifade ederek musikinin ne olduğunu anlamaya çalıştım.
Kadıköy’de yaşayan Nezahat Hanım’dan nota öğrendim. İlk meşk ettiğim eserlerden biri “Bilmem ki safâ neşesi bir ömrün neresinde” adlı şarkıydı. Bu eserle Üsküdar Musiki Cemiyetinin sınavına girdim ve yüksek dereceyle kazandım.
Cemiyete öğrenci olarak girdim. Aradan 60 yılı aşkın zaman geçti ve daha sonra aynı cemiyetin başkanlığı bana nasip oldu. Bugün de oradaki insanlara öğretmenlikten önce ağabeylik, arkadaşlık ve kardeşlik yapmaya gayret ediyorum.
Musikiyle şekillenen çalışma hayatı
F. Atay: Musiki cemiyetindeki öğrencilik yıllarınız zamanla hocalığa dönüştü. Bu süreç nasıl gelişti?
Amir Ateş: 1959’da Üsküdar Musiki Cemiyetine girdikten sonra yoğun bir meşk dönemi başladı. 1966’dan itibaren cemiyette kalfalık ve hocalık görevleri üstlendim. Radyo programları için hazırlıklar yaptım, özel öğrenciler yetiştirdim. Hocam Emin Ongan’ın izniyle Denizcilik İşletmelerinin Kadıköy Vapur İskelesi üzerindeki salonunda yaklaşık on yıl musiki dersleri verdim. Bir süre İstanbul Telefon Başmüdürlüğünde de musiki hocalığı yaptım. Bütün bu görevler sırasında Üsküdar Musiki Cemiyetiyle bağımı hiç koparmadım.
F. Atay: İlk resmî göreviniz neydi? Çalışma hayatınız boyunca hangi görevlerde bulundunuz?
Amir Ateş: 1959 yılında İstanbul Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğünde Kur’an-ı Kerim okuyucusu olarak göreve başladım. Kadrom kaldırılınca bir süre işsiz kaldım; geçimimi sağlamak için havlu dükkânında tezgahtarlık yaptım, küçük ticari işlerle uğraştım. Askerlikten sonra belediyedeki görevime yeniden döndüm ve 1991 yılında emekli oldum. Bu görev sırasında çok sayıda cenazede, mevlitte ve dinî merasimde bulundum. Ölümden değil ama ölüden tedirgin olduğumu her zaman söylerim; insanın bu konuda bir miktar ürperti duymasını da tabii karşılarım.
Altı yaşında tutulan ilk oruç
F. Atay: İlk orucunuzu hatırlıyor musunuz?
Amir Ateş: İlk orucumu köyümüzde tuttum. Altı yaşından itibaren oruç tutmaya başlamıştım. Köyümüzde “Topçu Mehmet Ağa” diye bilinen bir büyüğümüz vardı. Bir gün ben oruçluyken kuru üzüm yiyordu. Üzümün çok tatlı olduğunu söyleyerek bir tanesini ağzıma attı. Yedikten sonra “Oruçtun” deyince ağlamaya başladım.
Annem ona kızdı. Babam ise “Orucu bozulmadı, devam edecek” diyerek beni teselli etti. O yıllarda tekne orucu şeklinde oruca alıştırılırdık.
F. Atay: İstanbul dışında mukabele okuduğunuz yerler oldu mu?
Amir Ateş: Evet. Kadıköy’e geldikten sonra bir ramazan Kuşadası’nda mukabele okudum. Ertesi yıl İzmir’de Hisar Camii ve Kestane Pazarı’nda okudum. Daha sonra İstanbul’dan fazla ayrılamadım ve hizmetlerimi burada sürdürdüm.
Askerlik yılları ve İstanbul özlemi
F. Atay: Evlilikten önce askerlik mi geldi?
Amir Ateş: Evet, önce askerlik geldi. 1962 ile 1964 yılları arasında askerlik yaptım. O tarihlerde İstanbul’da tanınan ve sevilen bir hafız olmuştum. Askerdeyken en büyük özlemim Üsküdar Musiki Cemiyeti oldu. Bu özlem, birçok beste yapmama vesile oldu.
İstanbul’a duyduğum hasretle “Bekle yollarımı, artık geliyorum” diye başlayan bir eser besteledim. Kürdilihicazkâr makamındaydı. Fakat daha sonra yayımladığım eserlerim arasına almadım.
F. Atay: Askerliğinizi nerede yaptınız?
Amir Ateş: Önce Amasya’ya gittim. Daha sonra Çorum’a gönderildim. Çorum’da camide imamlık, askeriyede ise solistlik yaptım. Orada çok güzel dostluklar kurdum. Şarkılarımın birçoğunun güfte şairi olan Galip Hamza Berkay’la da askerlik döneminde tanıştım.
“İlk bestem bir ilahiydi”
F. Atay: İlk besteniz hangisiydi?
Amir Ateş: İlk bestem bir ilahiydi. Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin “Benim maksudum âlemde değildir lâkin illallah” diye başlayan sözlerini besteledim.
Musikinin bütün inceliklerine henüz hâkim olmadığım yıllarda yaptığım bir eserdi. Sonradan incelediğimde, bazı küçük eksikliklerine rağmen musikinin esaslarına büyük ölçüde uygun olduğunu gördüm.
Bu eserden sonra “Canım Kurban Olsun Senin Yoluna”, “Merhaba Ey Fahr-i Âlem” ve başka ilahiler peş peşe gelmeye başladı.
“Canım Kurban Olsun” ilahisinin hikâyesi
F. Atay: Çok sevilen “Canım Kurban Olsun Senin Yoluna” ilahisi nasıl ortaya çıktı?
Amir Ateş: Şarkılarım tanınmaya başladıktan sonra film şirketlerinden teklifler alıyordum. Bir gün “Oğlum Osman” adlı bir film için ilahi hazırlamam istendi. Filmi sessiz olarak izledim ve konusuna uygun bir eser hazırladım.
Ses teknisyeni Yorgo İliadis eseri dinlediğinde kaydı durdurup ayağa kalktı. Önce beğenmediğini düşündüm. Ancak bana, “Sadettin Kaynak ve Münir Nurettin gibi büyüklerle çalıştım ama böyle bir şey görmedim” dedi.
Rahmetli Adem Erim, bu ezgiyi ilahiye dönüştürmemi ve mevlitlerde okumamızı teklif etti. Bunun üzerine Yunus Emre’nin “Canım kurban olsun senin yoluna, adı güzel, kendi güzel Muhammed” mısralarını bu ezgiyle besteledim. İlahi kısa sürede yayıldı ve bugün hemen herkes tarafından bilinir hâle geldi.
F. Atay: Film müziği çalışmalarınıza hocanız Emin Ongan nasıl yaklaştı?
Amir Ateş: Film şirketlerinden gelen teklifleri Emin Ongan Hocama anlatınca yüzü asıldı. Bana, “Ben seni Yeşilçam’a müzik yapman için mi yetiştiriyorum? Bir eser yaparsın, onu sever ve filmde kullanırlar. Fakat yalnızca film için müzik yaparsan sanat yönün zarar görür” dedi. Ben de dersimi aldım.
Daha sonra “Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim” gibi eserlerim filmlerde kullanılınca buna karşı çıkmadı. “Böyle güzel eserler yap; onlar da beğenip kullansınlar” dedi.
“Her güftenin makamı ve formu kendi içinde saklıdır”
F. Atay: Bir güfteyi bestelerken nasıl bir yol izliyorsunuz? Makamı ve formu ne belirliyor?
Amir Ateş: Bana göre her şiirin makamı, usulü ve formu kendi bünyesinde, âdeta kâinatta saklıdır. Bestekârın görevi onu bulup ortaya çıkarmaktır. Bir eser “tamam oldum” diyene kadar bazen makamını defalarca değiştiririm; kimi zaman da içime sinmeyen bir çalışmayı yarım bırakırım. Hazır kalıplarla değil, güftenin taşıdığı duyguya nüfuz ederek beste yapmak gerekir.
Bugün teknoloji işi kolaylaştırdı; fakat kolaylık bazen duyguyu zayıflatabiliyor. Eskiden bir sazın akordu bile uzun sürerdi, şimdi birkaç dakikada tamamlanıyor. Buna rağmen büyük ustalar dönemi bitmez. Dede Efendi’den Sadettin Kaynak’a kadar ustalar nasıl musikinin derinliklerine dalıp inci çıkardılarsa, yeni yetenekler de aynı derinliği aradıkları müddetçe güzel nağmeler kıyamete kadar devam edecektir.
Genç bestekârlara önemli tavsiye
F. Atay: Günümüzde beste yapmaya çalışan gençlere neler tavsiye edersiniz?
Amir Ateş: Beste yapmak için öncelikle nitelikli bir güfte gerekir. Güzel sese sahip olmak tek başına yeterli değildir. Bulunan her şiirimsi metin bestelenmemelidir. Güftenin besteye uygunluğu, ölçüsü ve edebî değeri dikkatle incelenmelidir.
Hece ölçüsünü ve aruz kalıplarını öğrenmek gerekir. Bestekâr, kullandığı malzemeyi iyi tanımalıdır. Malzeme ne kadar güzel ve güçlü olursa ortaya çıkan eser de o kadar nitelikli ve kalıcı olur.
Yeni yetişenleri kınamak veya ayıplamak istemiyorum. Yalnızca işin tekniğini öğrenmelerini ısrarla rica ediyorum. Bu düşüncemi bir bestemle şöyle ifade ettim:
“Şarkılar hep şimdi taklit, güçlü hisler kalmamış;
Güfte küsmüş, beste susmuş, hiç akisler kalmamış.
Kargalar bülbül kesilmiş, şöyle baktım maziye;
Nerede Itrî, hem Fuzûlî; eski zevkler kalmamış…”
Bu eser, genç nesle hem bir tavsiye hem de musikimizin esaslarını hatırlatan bir mesajdır.
Yahya Kemal’den Necip Fazıl’a uzanan besteler
F. Atay: Eserlerini bestelediğiniz şairler arasında kimler bulunuyor?
Amir Ateş: İlk şarkılarımda Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirlerinden yararlandım. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sessiz Gemi” şiirini besteledim. Yine Yahya Kemal’in bir rubaisini Kürdilihicazkâr makamında besteledim.
Necip Fazıl Kısakürek’in “Canım İstanbul” şiirini de besteledim. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu şiiri çok sevdiğini bildiğim için eseri kendisine ithaf ederek sundum. Ayrıca Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” şiirini bestelemek de nasip oldu.
F. Atay: Üsküdar Musiki Cemiyetinin 100. yılı dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı tarafından ödüllendirildiğiniz programda neler yaşandı?
Amir Ateş: Cemiyetimizin 100. yılı dolayısıyla Ankara’ya davet edildik ve bize bir plaket takdim edildi. Sahneye çıktığımızda “Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın” eserini okumam istendi. Ardından Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, “Öyle gitmek yok, bir de ilahi okuyacaksınız” dedi. Bunun üzerine “Canım Kurban Olsun Senin Yoluna” ilahisini seslendirdik.
“Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın” eserinin hikâyesi
F. Atay: “Bir Kızıl Goncaya Benzer Dudağın” eserinizin özel bir hikâyesi olduğunu biliyoruz.
Amir Ateş: O eserin ortaya çıkışında Mehmet henüz yedi-sekiz aylık bir bebekti. Bir aile dostumuzun evindeyken elektrikler kesilmiş, karanlıkta huysuzlanınca onu kucağıma almıştım. Dışarıdaki araçların ışıklarını gösterip piyanoda bazı sesler çıkararak onu oyalarken melodi doğdu. Işıklar gelince melodiyi hemen notaya aldım. Güftenin şairi Melek Hanım’ın şiiri Peygamber Efendimize ithafen yazdığını sonradan öğrendim. Eserin bu kadar sevilmesinde o manevi duygunun da payı olduğuna inanıyorum.

Eserlerin ardındaki aile hatıraları
F. Atay: Oğlunuz Furkan ve eşiniz Keriman Hanım için bestelediğiniz başka eserler de var mı?
Amir Ateş: “Söyle Hangi Gülden Aldın Bu Pembeyi Dudağına” eserimi oğlum Furkan’a ithafen besteledim. Çocukların gülüşü, yüzü ve aile içinde uyandırdığı sevinç bestekâra çok farklı duygular verebiliyor. “Su, Hava, Güneş Gibi” adlı eserimi ise eşim Keriman Hanım için yazdım. Bir süre kime ithaf ettiğimi söylememiştim; bunu bir dost meclisinde açıkladığımı öğrenince çok mutlu olmuştu.
“Allah’a hamdederek yaşamaya gayret ediyoruz”
F. Atay: Ailenizden ve evlatlarınızdan da söz eder misiniz?
Amir Ateş: İlk eşim Şükran Hanım’ı 1977 yılında, ikinci çocuğumuzu beklerken doğum sırasında kaybettim. Oğlum Furkan ilk eşimdendir. Daha sonra Keriman Hanım’la evlendik. Kızımız Şevval dünyaya geldi. Oğlumun, Amir Ateş adını taşıyan bir evladı var. Torunum da güzel okuyor.
Ailemle birlikte Allah’a hamdederek sağlık ve huzur içinde yaşamaya gayret ediyoruz. Oğlum Yalova’da yaşıyor. Kızım Şevval antropoloji eğitimi aldı; üretim ve internet üzerinden pazarlama çalışmaları yapıyor. Eşim Keriman Hanım’la Çengelköy’de hayatımızı sürdürüyoruz.
F. Atay: Eşinize ithaf ettiğiniz “Çamlıca Yolları” adlı eser nasıl ortaya çıktı?
Amir Ateş: Ev aradığımız yıllarda Ataşehir tarafındaki bir konut projesine üye olmuştuk. İnşaatı görmek için eşimle birlikte sık sık Kadıköy, Acıbadem ve Çamlıca üzerinden giderdik. Bir gün yolda, gayriihtiyari olarak “Çamlıca yolları yokuşludur, benim yârim nakışlıdır” sözleri dudaklarımdan döküldü.
Eşimin ailesinin soyadı Gümüş olduğu için eserin bir bölümünde “Çamlıca yolları dönüşlüdür, benim yârim gümüşlüdür” ifadesini kullandım. Böylece hareketli ve sevilen bir İstanbul şarkısı ortaya çıktı.
Mevlithanlık gönül ve bilgi işidir
F. Atay: Sizce iyi bir mevlithanda hangi özellikler bulunmalıdır?
Amir Ateş: Güzel ses önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Mevlithanın dinî ilimlere vukufiyeti olmalı; gönlünde coşkun bir Resulullah sevgisi taşımalıdır. Okuyan kişi o duyguyu yaşamıyorsa dinleyene nasıl tesir edebilir? Mevlit, okuyana da dinleyene de aynı duygu yoğunluğunu yaşatmalıdır. Dinleyen topluluğun ihlası ve merasime gösterdiği saygı da okuyuşu doğrudan etkiler.
F. Atay: Mevlidi milletimize sevdiren isimlerden birisiniz. Mevlidin bölümleri ve okundukları makamlarla ilgili neler söylersiniz?
Amir Ateş: Mevlit birkaç bahirden oluşur ve her bölümün karakterine uygun makamları vardır. Tevhid bahri saba, veladet bahri rast, merhaba bahri uşşak; miraç bölümü ise segâh veya hüzzam makamıyla okunagelmiştir. Dua ve münacat kısmında yakarış duygusunu taşıyan hüseyni yahut uşşak makamları tercih edilir. Mevlit aruzun “fâilâtün, fâilâtün, fâilün” kalıbıyla yazıldığı için okuyuşun da bu ölçüyü gözetmesi gerekir. Bununla birlikte tavır ve üslup zaman içinde gelişebilir; esas olan metnin ruhuna, usule ve edebe bağlı kalmaktır.
Diyanet teşkilatında musiki eğitimi
F. Atay: Din görevlilerine ses kullanımı, ezan ve mevlit konusunda eğitimler verdiğinizi biliyoruz. Bu çalışmalardan söz eder misiniz?
Amir Ateş: Haseki Eğitim Merkezi’nde ezan, kamet ve mevlit meşki dersleri verdik. Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde farklı şehirlerde düzenlenen programlara katıldım. Hafızlarımıza ve müezzinlerimize sesin nasıl kullanılması gerektiğini öğretmeye gayret ettim.
Sarıyer’de düzenlenen Hafızlar Günü programları unutulmazdı. Önce Hünkâr Suyu’nda, daha sonra Çırçır Suyu’nda yapılırdı. Sekiz, on veya on iki hafızın birlikte okuduğu ezanlar doyumsuz bir atmosfer meydana getirirdi. Bu programlara başbakanlar, bakanlar, valiler ve Diyanet İşleri başkanları katılırdı. Ne yazık ki zamanla o eski heyecan ve zevk azaldı.
Radyo ve televizyonda “İnanç Dünyası” yılları
F. Atay: Radyo ve televizyondaki dinî musiki yayınlarına nasıl dâhil oldunuz?
Amir Ateş: İlahi grubumuzla yaptığımız çalışmaları önce radyoya, ardından televizyona taşıdık. TRT’de “İnanç Dünyası” programının hazırlanması ve sunulmasında uzun yıllar görev aldım. Böylece Türk tasavvuf musikisi ve dinî musiki, geniş kitlelere düzenli yayınlarla ulaşmaya başladı. Özel radyo ve televizyonların kurulmasından sonra da ilahi koromuzla çeşitli tasavvuf musikisi programlarına katıldık.
F. Atay: Canlı yayınlarda unutamadığınız bir hatıranız var mı?
Amir Ateş: Sultanahmet Camii’ndeki bir canlı mevlit yayını öncesinde elektrikler kesilmişti. Her yer karanlıkta kaldı, biz de problemi çözmeye çalışıyorduk. Bir görevli gelip dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in yayının neden kesildiğini sorduğunu ve selamını iletti. Cami sigortalarının yetersiz kaldığını anlattık. Bu hadise, o yıllarda programların ne kadar yakından takip edildiğini gösteren unutamadığım hatıralardan biridir.
F. Atay: 1980 sonrasında dinî musiki yayınlarının geleceği konusunda endişe duydunuz mu?
Amir Ateş: Elbette belirsizlik vardı. Fakat bir gün televizyon yayınının bizim ilahi grubumuzun programıyla açıldığını görünce yüreğimize su serpildi. Manevi yayınların kesintiye uğramadığını görmek o günün şartlarında bize büyük bir rahatlık verdi.
Yıldırım Gürses’le geceleri süren musiki sohbetleri
F. Atay: Yıldırım Gürses’le çok yakın bir dostluğunuz vardı. Bu dostluktan söz eder misiniz?
Amir Ateş: Yıldırım Gürses’le saatlerce konuşurduk. O yeni bestesini bana okur, ben de yeni eserimi ona dinletirdim. Geceleri uzun uzun telefonla sohbet ederdik. Konuşmalarımız yalnızca musikiyle sınırlı değildi; mutfak kültüründen ve günlük hayattan da söz ederdik. Çok farklı ve kıymetli bir insandı. Allah gani gani rahmet eylesin.
Yurt içinden Avrupa’ya uzanan konserler
F. Atay: Tasavvuf musikisi çalışmalarınız yurt dışında da ilgi gördü mü?
Amir Ateş: Evet. 1970’li yıllardan itibaren Avrupa’nın farklı ülkelerinde tasavvuf musikisi konserleri verdik. Özellikle Hollanda Kültür Bakanlığı’nın daveti üzerine çeşitli şehirlerde konserlere ve televizyon programlarına katıldık. Yurt içinde de Ankara, Balıkesir, Çanakkale, Denizli, Eskişehir, İstanbul, İzmit ve Manisa başta olmak üzere birçok şehirde kendi eserlerimden oluşan konserler düzenlendi.
F. Atay: Sanat hayatınız boyunca üstlendiğiniz kurumsal görevler ve aldığınız ödüller nelerdi?
Amir Ateş: Üsküdar Musiki Cemiyetinde beste hocalığı ve yöneticilik yaptım; Kartal Musiki Derneğinin kuruluşunda bulundum. MESAM Yönetim Kurulunda üç dönem görev aldım. TRT Repertuvar Kurulunda eserlerin değerlendirilmesine katkı sundum. Altı albüm hazırladım. Milliyet gazetesinin “Yılın Sevilen 10 Sanatçısı” değerlendirmesi, TRT 1’de 2004 yılında düzenlenen Alaturka Beste Yarışması ve çeşitli kuruluşların takdirleri benim için kıymetli hatıralardır. Ancak ödüllerden daha önemli olan, eserlerin insanlar tarafından sevilmesi ve gençlere aktarılmasıdır.
F. Atay: Adınızın bir caddeye ve bir semt konağına ve bir ortaokul’a verilmesi sizde nasıl bir duygu uyandırdı?
Amir Ateş: Kocaeli’de adıma düzenlenen gecede ismimin Yahya Kaptan Mahallesi’ndeki bir caddeye verildiğini öğrendim. Üzerinde “Bestekâr Amir Ateş Caddesi” yazan tabelayı bana hediye ettiler. O an “Bu benim için dünyalara değer” dedim. İnsan hayattayken böyle bir vefayla karşılaşınca çok duygulanıyor.
Antalya Kepez’de de adıma Amir Ateş Semt Konağı açıldı. Bakanlarımızla açılışını yaptık. Dr. Hakan Tütüncü başkana ve adıma semt konağı yapılması fikrine destek verem tüm dostlarıma ve ilgillere teşekkür ediyorum.
Bu arada İstanbul’da “ Medeniyet Üniversitesi Amir Ateş Müzik Orta Okulu”nun açılması da bana çok ayrı bir gurur yaşattı. İsmimin eğitim yuvalarında kullanılması bana çok ayrı bir haz veriyor. Benim adımı taşıyan müzik okulundan güzel çocuklarımızın ve evlatlarımızın yetişmesi, bizim yerli ve milli müziğimizin gelecek nesillere aktarılması açısından çok önemlidir. Şahsımza gösterilen bu teveccühe çok teşekkür ediyorum.
26 Mart 1998’de yaşanan büyük acı
F. Atay: Hayatınızda derin iz bırakan 26 Mart 1998 tarihindeki trafik kazasını anlatır mısınız?
Amir Ateş: O, büyük bir felaketti. Bandırma’ya bir programa gidiyorduk. Araçta Fevzi Mısır, Yusuf Gebzeli, İsmail Biçer ve ben vardık. Bandırma girişinde, araçları sollarken karşıdan gelen kamyonla kafa kafaya çarpıştık. İsmail Biçer direksiyondaydı.
Kaza sırasında hepimiz kendimizi kaybettik. Ben gece saat 10’a doğru, Fevzi Ağabey ise gece 1 civarında kendine gelmiş. Yusuf Gebzeli ve İsmail Biçer kardeşlerimizi maalesef kaybettik.
O kazadan sağ kurtuldum; ancak kaybettiğimiz dostlarımızın acısını hâlâ yüreğimde taşıyorum. Bu, unutulması mümkün olmayan bir acıdır. Allah gani gani rahmet eylesin.
“En büyük kazancım dostlarım oldu”
F. Atay: Hayatınızda iz bırakan dostlarınızdan söz eder misiniz?
Amir Ateş: Elhamdülillah, çok fazla dostum oldu. Mal, mülk veya para kazanamadık belki; fakat çok güzel insanlar ve çok kıymetli dostluklar kazandık. Bence en büyük kazanç dosttur.
İbrahim Bodur bunlardan biriydi. O, büyük bir fabrikatör veya zengin gibi davranmazdı. Bizim gibi sade bir insandı. Geldiğinde boynumuza sarılır, bizimle güler, biz ağladığımızda bizimle ağlardı. Çok farklı bir insandı. Allah gani gani rahmet eylesin.
Mithat Çanakçılar da sanat ve Kur’an âşığı değerli bir dostumuzdur. Güzel şiirler yazar. Bir şiirini halk müziği tarzında besteledim ve kendisine dinlettim. Çok duygulandı.
Sebahattin Feyzioğlu da öz ağabeyimden farksızdı. Hollanda’da bulunduğum sırada vefat haberini aldığımda yıkıldım. Hayatım boyunca dostlarımın sevgisini ve hatıralarını en büyük servetim olarak gördüm.
“Sağlığım elverdiği müddetçe bestelemeye devam edeceğim”
F. Atay: Beste çalışmalarınız bugün de devam ediyor mu?
Amir Ateş: Elhamdülillah, devam ediyor. İlhamın ne zaman geleceği belli olmaz. Bundan 15-20 yıl öncesine kadar ne kadar yorgun olursam olayım, başımı yastığa koyduğum sırada bir melodi geldiğinde hemen kalkar ve not ederdim. “Kaçırmayayım” diye düşünürdüm.
Şimdi bazen “Yarın hatırlar ve çalışırım” diyorum; fakat unutabiliyorum. Buna rağmen bir eser üzerinde çalışmak için oturduğumda fazla zorlanmadan ilhamla baş başa kalmanın mutluluğunu yaşıyorum. Allah sağlık ve ömür verdiği müddetçe bestelemeye devam edeceğim.
F. Atay: Programımıza katıldığınız ve bu kıymetli hatıraları paylaştığınız için çok teşekkür ediyorum. Size sağlık, afiyet ve hayırlı uzun ömürler diliyorum.
Amir Ateş: Asıl ben teşekkür ediyorum. Beni ilk misafirlerinizden biri olarak kabul ettiğiniz için şükranlarımı sunuyorum. Yayın hayatınızda başarılar diliyor, izleyenlere saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
Kaynaklar:
1-Vav TV’de 21 Nisan 2021 tarihinde yayımlanan, Fehmi Atay’ın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendiği “Bestekâr – Sanatçı Amir Ateş’in Hayat Hikâyesi | Anıların İzinde” programı.
2- Amir Ateş ile ilgili notlar- Fehmi Atay


