1

ALLAH’IN “KUDDÜS” İSMİNİ TANIYAN KİŞİ ÇEVREYİ KİRLETEMEZ

İsmi-i Kuddûs: Allah’ın her türlü kusurdan ve çirkinlikten uzak olduğunu ve her şeyi tertemiz yaptığını ifade eden ismi.

Günümüzde bütün dünyada en önemli sorun haline gelen çevre kirliliği ile ilgili olarak çevreciler tarafından büyük bir mücadele verilirken, günümüz İslam âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adlı Kur’an tefsirinin LEM’ALAR adlı kitabında Allah’ın “KUDDÜS” ismini anlatıyor.

KUDDÜS ismi; Allah (c.c) ın Esma-i Hüsna’sından olup, bu isim Allah’ın hatadan, kusurdan, eksiklik ve acizlikden temiz, pak, müberra, mukaddes ve münezzeh olduğunu ve bütün mahlukatı maddi ve manevi kirlerden ayıplardan temizleyip arındıranın Allah olduğunu ifade etmektedir.

ÇEVRECİLİK AÇISINDAN ÇOK ÖNEMLİ BULDUĞUMUZ BU METNİ PAYLAŞIYORUZ

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI

LEM’ALAR

Otuzuncu Lem’adan

Birinci Nükte

İsm-i Kuddüs’ün bir nüktesine dairdir.

(Bu Kuddüs Nüktesi, Otuzuncu Söz’ün Zeylinin Zeyli olması münasiptir.)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ

Âyetinin bir nüktesi ve bir ism-i a’zam veyahut ism-i a’zamın altı nurundan bir nuru olan Kuddüs isminin bir cilvesi şaban-ı şerifin âhirinde, Eskişehir Hapishanesinde bana göründü. Hem mevcudiyet-i İlahiyeyi kemal-i zuhurla hem vahdet-i Rabbaniyeyi kemal-i vuzuhla gösterdi. Şöyle ki gördüm:

Bu kâinat ve bu küre-i arz, daim işler bir büyük fabrika ve her vakit
dolar boşalır bir han, bir misafirhanedir. Halbuki böyle işlek
fabrikalar, hanlar ve misafirhaneler; muzahrefatla, enkazlarla,
süprüntülerle çok kirleniyorlar, bulaşık oluyorlar ve ufunetli maddeler
her tarafında teraküm ediyorlar. Eğer pek çok dikkatle bakılmazsa ve
tanzif edilmezse ve süpürülüp temizlenmezse içinde durulmaz, insan onda
boğulur. Halbuki bu fabrika-i kâinat ve misafirhane-i arz o derece pâk,
temiz ve naziftir ve o kadar kirsiz ve bulaşıksızdır ve ufunetsizdir ki
bir lüzumsuz şey ve bir menfaatsiz madde ve tesadüfî bir kir bulunmaz.
Zahirî bulunsa da çabuk bir istihale makinesine atılır, temizlenir.
Demek bu fabrikaya bakan zat, çok iyi bakıyor.

Ve bu fabrikanın öyle tanzifçi bir sahibi var ki o koca fabrikayı ve o
büyük sarayı küçük bir oda gibi süpürtür, temizler, tanzim ve tanzif
eder. Ve o pek büyük fabrikanın büyüklüğü nisbetinde muzahrefatı ve
enkazından kalma kirli maddeleri, süprüntüleri bulunmuyor. Belki
büyüklüğü nisbetinde, temizliğine ve nezafetine dikkat ediliyor. Bir
insan, bir ayda yıkanmazsa ve küçük odasını süpürmezse çok kirlenir,
pislenir. Demek bu saray-ı âlemdeki pâklık, safilik, nuranilik,
temizlik; mütemadiyen hikmetli bir tanziften, bir dikkatli tathirden
ileri geliyor.

Ve eğer o daimî tathir ve süpürmek ve dikkat ile bakmak olmasaydı,
bir senede bütün hayvanların yüz bin milletleri arzın yüzünde
boğulacaklardı. Ve semavatın fezasında, tahribe ve mevte mazhar olan
kürelerin ve peyklerin, belki yıldızların enkazları, başımızı ve diğer
hayvanatın başlarını, belki küre-i arzın başını, belki dünyamızın başını
kıracaklardı. Dağlar büyüklüğündeki taşları başımıza yağdıracaklardı ve
bizi bu vatan-ı dünyevîmizden kaçıracaklardı. Halbuki eskiden beri o
yukarı âlemlerdeki tahrip ve tamirden, medar-ı ibret olarak yalnız
birkaç semavî taşlar düşmüş ise de hiç kimsenin başını kırmamış.

Hem zeminin yüzünde her sene mevt ve hayatın değişmeleri ve
dövüşmeleri yüzünden yüz binler hayvanat milletlerinin cenazeleri ve iki
yüz bin nebatatın taifelerinin enkazları, berr ve bahrin yüzlerini
fevkalâde öyle kirleteceklerdi ki zîşuur, o yüzleri değil sevmek, âşık
olmak belki öyle çirkinlikten nefret edip mevte ve ademe kaçacaklardı.
Bir kuş kolayca kanatlarını ve bir kâtip rahatça sahifelerini
temizlediği gibi, bu tayyare-i arzın ve bu tuyûr-u semaviyenin kanatları
ve bu kitab-ı kâinatın sahifeleri de öylece temizleniyor, güzelleşiyor
ki âhiretin hadsiz güzelliğini görmeyen ve imanla düşünmeyen insanlar,
dünyanın bu temizliğine, bu güzelliğine âşık olurlar, perestiş ederler.

Demek bu saray-ı âlem ve bu fabrika-i kâinat, ism-i Kuddüs’ün bir
cilve-i a’zamına mazhardır ki o tanzif-i kudsîden gelen emirleri, değil
yalnız denizlerin âkilü’l-lahm tanzifatçıları ve karaların kartalları,
belki kurtlar ve karıncalar gibi cenazeleri toplayan sıhhiye memurları
dahi dinliyorlar. Belki o kudsî evamir-i tanzifiyeyi, bedende cereyan
eden kandaki küreyvat-ı hamra ve beyza dahi dinleyip bedenin
hüceyratında tanzifat yaptıkları gibi nefes dahi o kanı tasfiye eder,
temizler.

Ve o emri; göz kapakları, gözleri temizlemek ve sinekler, kanatlarını
süpürmek için dinledikleri gibi koca hava ve bulut dahi dinler. Hava
zeminin sathına, yüzüne konan toz toprak gibi süprüntülere üfler, tanzif
eder. Bulut süngeri, zemin bahçesine su serper, toz toprağı yatıştırır.
Sonra gökyüzünü çok zaman kirletmemek için çabuk süprüntülerini
toplayıp kemal-i intizamla çekilir, gizlenir. Göğün güzel yüzünü ve
gözünü, silinmiş ve süpürülmüş, parıl parıl parlar gösteriyor.

Ve o evamir-i tanzifiyeyi yıldızlar, unsurlar, madenler, nebatlar
dinledikleri gibi bütün zerreler dahi dinliyorlar ki hayret-engiz
tahavvülat fırtınaları içinde o zerreler nezafete dikkat ediyorlar. Bir
yerde lüzumsuz toplanmıyorlar, kalabalık etmiyorlar. Mülevves olsalar
çabuk temizleniyorlar. En temiz ve en nazif ve en parlak ve en pâk
vaziyetleri; en güzel, en saf, en latîf suretleri almak için bir dest-i
hikmet tarafından sevk olunuyorlar.

İşte bu tek fiil, yani bir tek hakikat olan tanzif; ism-i Kuddüs gibi
bir ism-i a’zamdan, kâinatın daire-i a’zamında görünen bir cilve-i
a’zamdır ki doğrudan doğruya mevcudiyet-i Rabbaniyeyi ve vahdaniyet-i
İlahiyeyi esma-i hüsnasıyla beraber, güneş gibi geniş ve dürbün gibi
olan gözlere gösterir.

Evet, Risale-i Nur’un çok cüzlerinde kat’î bürhanlarla ispat edilmiş
ki: İsm-i Hakem ve ism-i Hakîm’in bir cilvesi olan fiil-i tanzim ve
nizam ve ism-i Adl ve Âdil’in bir cilvesi olan fiil-i tevzin ve mizan ve
ism-i Cemil ve Kerîm’in bir cilvesi olan fiil-i tezyin ve ihsan ve
ism-i Rab ve Rahîm’in bir cilvesi olan fiil-i terbiye ve in’am; bu
daire-i a’zam-ı âlemde, her biri bir tek hakikat ve bir tek fiil
olduklarından bir tek zatın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösteriyorlar.
Aynen öyle de ism-i Kuddüs’ün bir mazharı ve bir cilvesi olan fiil-i
tanzif ve tathir dahi o Zat-ı Vâcibü’l-vücud’un hem güneş gibi
mevcudiyetini hem gündüz gibi vahdaniyetini gösteriyorlar. Ve mezkûr
tanzim, tevzin, tezyin, tanzif misillü o ef’al-i hakîmane, a’zamî
dairede vahdet-i neviyeleri noktasında bir tek Sâni’-i Vâhid’i
gösterdikleri gibi esma-i hüsnanın ekserisinin, belki bin bir esmanın
her birinin böyle birer cilve-i a’zamı, bu daire-i a’zamda vardır. Ve o
cilveden gelen fiil, büyüklüğü nisbetinde vuzuh ve kat’iyetle Vâhid-i
Ehad’i gösterir.

Evet, her şeyi kanun ve nizamına itaat ettiren hikmet-i âmme ve her
şeyi süslendirip yüzünü güldüren inayet-i şâmile ve her şeyi sevindirip
memnun eden rahmet-i vâsia ve zîhayat her şeyi beslendirip
lezzetlendiren rızk-ı umumî-i iaşe ve her şeyi umum eşyaya münasebettar
ve müstefid ve bir derece mâlik eden hayat ve ihya gibi kâinatın yüzünü
güldüren, ışıklandıran bedihî hakikatler ve vahdanî fiiller; ziya güneşi
gösterdiği gibi bir tek Zat-ı Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak, Hay ve
Muhyî’yi bilbedahe gösteriyorlar.

Eğer her biri birer bürhan-ı bâhir-i vahdaniyet olan o yüzer geniş
fiillerden tek birisi Vâhid-i Ehad’e verilmezse yüzer vecihte muhaller
lâzım gelir. Mesela, onlardan değil hikmet, inayet, rahmet, iaşe, ihya
gibi bedihî hakikatler ve vahdanî deliller, belki yalnız tanzif fiili
kâinat Hâlık’ına verilmezse o vakit ehl-i dalaletin o meslek-i
küfrîsinde lâzım gelir ki: Ya tanzif ile alâkadar zerreden, sinekten tut
tâ unsurlara, yıldızlara kadar bütün mahlukatın her biri koca kâinatın
tezyinini ve tevzinini ve tanzimini ve tanzifini bilecek, düşünecek ve
ona göre davranacak bir kabiliyette olacak veyahut Hâlık-ı âlem’in
sıfât-ı kudsiyesi kendisinde bulunacak veyahut bu kâinatın tezyinat ve
tanzifatı ve vâridat ve masarifinin muvazenelerini tanzim etmek için
kâinat büyüklüğünde bir meclis-i meşveret bulundurulacak ve hadsiz
zerreler, sinekler, yıldızlar o meclisin azaları olacak ve hâkeza…
Bunlar gibi hurafeli, safsatalı yüzer muhaller bulunacak. Tâ ki her
tarafta görünen ve müşahede olunan umumî ve ihatalı, ulvi tezyin ve
tathir ve tanzif vücud bulabilsin. Bu ise bir muhal değil, belki yüz bin
muhal ortaya girer.

Evet, eğer gündüzün ziyası ve zemindeki umum parlak şeylerde temessül
eden hayalî güneşçikler güneşe verilmezse ve bir tek güneşin cilve-i
in’ikasıdır denilmezse o vakit zemin yüzünde parlayan bütün cam
parçalarında ve su katrelerinde ve karın şişeciklerinde, belki havanın
zerrelerinde birer hakiki güneş bulunmak lâzım gelir. Tâ ki o umumî ziya
vücud bulabilsin.

İşte hikmet dahi bir ziyadır. Rahmet-i muhita bir ziyadır. Tezyin,
tevzin, tanzim, tanzif muhit birer ziyadırlar ki o Şems-i Ezelî’nin
şuâlarıdırlar.

İşte gel, bak; dalalet ve küfür nasıl hiç çıkılmaz bataklığa girer. Ve dalaletteki cehalet, ne derece ahmakane olduğunu gör,

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى دٖينِ الْاِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْاٖيمَانِ de.

Evet, kâinat sarayını tertemiz tutan bu ulvi, umumî tanzif elbette ism-i Kuddüs’ün cilvesi ve muktezasıdır. Evet nasıl ki bütün mahlukatın tesbihatları ism-i Kuddüs’e bakar, öyle de bütün nezafetlerini de Kuddüs ismi ister. (Hâşiye[1]) Nezafetin bu kudsî intisabındandır ki

اَلنَّظَافَةُ مِنَ الْاٖيمَانِ hadîsi nezafeti imanın nurundan saymış.

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّابٖينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرٖينَ âyeti dahi tahareti, muhabbet-i İlahiyenin bir medarı göstermiş.

—————————-

[1]Hâşiye: Kötü hasletler, bâtıl itikadlar, günahlar, bid’alar manevî kirlerden olduklarını unutmamalıyız.

KAYNAK: hizmetvakfi.org

KAYNAK LİNK: http://www.hizmetvakfi.org/risaleinur/