“DOĞRU İSLÂMİYET’İ VE İSLÂMİYET’E LAYIK DOĞRULUĞU” YAŞAMAK

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde
yaşanan kaos ortamından hemen hemen her kurum etkilendiği gibi;  dinimiz İslâm’ın, özüne uygun olarak
öğretilme ve yaşanılırlığı da maalesef nasibini almış, dinî müesseselerde bir
rehavet havası kendini gösterir olmuştu.

Sıkıntının özü şu idi: Son din İslam’ın ve
onun Peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.v) ve Mukaddes Kitabımız Kur’an’ın
anlattıkları ile Müslümanların yaşantılarında tezatlar vardı.

İslâmiyet’in özüne uygun olarak öğretilme ve
yaşanması konularında meydana çıkan bu durumun getirdiği olumsuzluklar pek çok
aydınımızı derinden yaralamış ve çözüm çareleri aramaya yöneltmiştir.

Bunlardan birisi de Milli Şairimiz Mehmet
Akif Ersoy’dur. Akif’in SAFAHAT’ı baştan sona bu sıkıntılar ve çözüm önerileri
ile doludur.

“İnmemiştir
hele Kur’an, bunu hakkiyle bilin,

  Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”
(Safahat)

******

 “Neden uhuvvetiniz böyle münhasır namaza”

  Çıkınca avluya herkes niçin boğaz boğaza?” (Safahat)”

 ******

“Kitab’ı,
Sünnet’i, İcma’ı kaldırıp attık;

  Havassı maskara yaptık, avamı aldattık.”
(Safahat)

Osmanlı’nın son dönem âlimlerinden Mehmet
Akif’in arkadaşı Bediüzzaman Hazretleri de bu kaosa dikkat çekerek şöyle
diyordu:  “Eğer biz; doğru İslâmiyet’i ve
İslâmiyet’e layık doğruluğu yaşayabilsek, diğer dinlerin tabileri dalga dalga
İslâmiyet’e gireceklerdir.”

Osmanlı’dan günümüze gelinceye kadar
İslâmiyet’in doğru kaynaklardan öğrenilmesi ve öğretilmesi ve doğru yaşanması konusunda
çok ciddi merhaleler kat edilmiştir. 

Din, insan ruhunun en önemli ihtiyaçlarından
biridir. İnsanlık tarihi bugüne kadar dinsiz bir milletin var olduğunu
göstermemiştir.

En mükemmel din olan ve varlığı Allah’ın
taahhüdü altında bulunan İslâmiyet’in günümüzde doğru bilinip, doğru
yorumlanması ve doğru yaşanması çok önemlidir.

1900’lü yılların başında, geri kalmışlık
nedenlerimize bazı kesimlerin “dinimizi”, bazı kesimlerin de “pozitif
bilimleri” sebep göstermeleri üzerine, 
Bediüzzaman Hazretleri bu problem için de şu önemli tespiti yapmıştır:

“Vicdanın ziyası ulûm-u dîniye, aklın nuru
fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. İftirak
ettikleri vakit, birincisinden taassup, ikincisinden ise hile, şüphe tevellüt
eder.”
(Vicdanın ışığı din ilimleri, aklın ışığı ise
medeniyet fenleridir. İkisinin bir ve beraberliği ile doğrular ortaya çıkar.
Ayrıldıkları vakit birincisinden taassup, ikincisinden ise hile ve şüphe
doğar.)

Bu tespitte öne çıkan en önemli husus, bir
kimsenin hem dine ait bilgileri hem de pozitif bilimlerin ortaya koyduğu
bilgileri öğrenmesi gerçeğidir. İşte o zaman ancak münevver bir insan profili
ortaya çıkacaktır. Bunlardan biri olmadığı takdirde yani sadece dini bilimleri
ve bilgileri öğrenen bir kimsenin olaylara bakışında ve olayları
değerlendirmesinde taassup ortaya çıkabileceği gibi, dini bilgileri öğrenmemiş,
dinden habersiz bir kişinin de -bilim adamı da olsa- olaylara bakışında ve
değerlendirmesinde hile ve şüphenin ortaya çıkması gerçeğinin kaçınılmaz
olmasıdır. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan sıkıntının belki de önemli bir
kaynağı bu nokta idi.

“Din” ile insanları ötekileştirmeden, dinin
güzelliklerini ifade etmek ama akıl ve vicdanların hür kararına müdahale
etmemek de İslâm’ı tanıtmanın, sevdirmenin ve öğretmenin çok önemli bir
ayrıntısıdır sanırım.

Bugün ülkemizde İslam’ın en doğru kaynağı
olan “Kur’an, Sünnet ve İcma” birlikteliği
ile İslam’ın özüne uygun en doğru yaşanılırlığı ve yine İslam’ın tüm dünyaya en
doru şekilde anlatılış dönemi yaşanmaktadır.

Yazımı Bediüzzaman Hazretleri’nin bugün çok
daha geçerli olan sözü ile bitirmek istiyorum:

“Eğer biz; doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e
layık doğruluğu yaşayabilsek, diğer dinlerin tabileri dalga dalga İslâmiyet’e
gireceklerdir.”

Güzel
günler dileğiyle…