Niyazi Karabulut
Beklentilerimiz yüksek. Toplumsal bir hastalığımız var. Zahmet çekmeden rahmete talibiz. Her şeyin en iyisi, en güzeli, en kalitelisi bizim olsun istiyoruz. İstemesi güzel de bu konuda bir çabamız bir gayretimiz bir eforumuz yok.
Hayatın bazen bir labirent gibi hep çıkmaz sokaklara açılması, insanın içinde garip bir savunma mekanizması geliştirir: iyimserlik. Eğer geçmişiniz yanlış taşlarla döşeliyse, aşırı iyimserliğin pratikte bir karşılığı olmayacaktır. Olumsuzluklarla yoğrulmuş bir hayat için “iyi bir karşılık beklemek” en ağır yüktür. Hatta sadece hayalden ve hüsnü kuruntudan ibarettir.
Dünyevi işlerimizde de dualarımızda da durum farklı değil. İnsan oğlu emeksiz yemek istiyor. Tıpkı Yahudilerin Hz. Musa’dan(as) gökten kendilerine sofra indirilmesini istemeleri gibi. Arzuların sınırı yok. Ancak bir şey isterken layık olup olmadığımız da önemli bir kriterdir.
Hayatı bize bahşeden bize borçlu değildir; o sadece bizim O’na sunduklarımızı adaleti gereği önümüze geri getirir. Bu durum ilk bakışta sert bir gerçeklik gibi görünse de aslında müthiş bir özgürlük alanıdır. Çünkü karşımıza ne geleceğini belirleyen bizzat kendi yaptıklarımızdır. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm Suresi, 39. Ayet), insanın emeğinin, çabasının ve niyetinin sonucunu alacağını vurgulayan temel bir İslami prensiptir.
Bir yeşilçam filminde diğer arkadaşlarından az ücret alan Şabanın itirazına, onlar sendikalı denilmesinin ardından ben de Harranlıyım diye cevap vermesi gibi. Bir zamanlar ilkokul kitaplarında yer alan “Ağustos böceği ile karınca” hikayesi bize çok şey anlatıyor.
Hayatını gaflet ve dalalet içinde geçirmiş birinin hala “benim kalbim temiz” diyebilmesi, dünyanın en cesur eylemidir. Bu, saf bir iyimserlikten ziyade, Allah’ın adalet sıfatına karşı çekilmiş bir resttir. Olumlu sonuç beklemek, geçmişin kötü amellerini silmez ama tevbe kapısının açık olması ümidvar olmamız için yeterlidir.
Manevi hayatımızda da dünyevi hayatımızda da bu ölçü önemlidir. Kutsi bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur. “Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira yaklaşırım, o bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.” (Buhari)
Hayatımızın tamamını gaflet içerisinde, hatta isyan içerisinde geçirip sonra iyilerin (ebrar) karşılaşacağı muamelenin aynısını beklemek hem edeben hem de mantıken gereksiz bir iyimserliktir. Zaten böyle bir durum Rabbimizin adalet sıfatına da ters düşer.
