1

HAVA ZERRELERİ ALLAH’I ANLATIYOR

Günümüz İslam alimlerinden Risale-i Nur adlı Kur’an tefsirinin yazarı Bediüzzaman Said Nursi, Sözler kitabının 13. Söz Bölümü’nun son kısmında HÜVE NÜKTESİ başlıklı dersinde Allah’ın varlık ve birliğini ispat etmektedir.

Türkiye Diyanet Vakfı tarafından da yayımlanmış olan SÖZLER kitabında da yer alan HÜVE NÜKTESİ dersini yayımlıyoruz.

Hüve Nüktesi

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Çok aziz ve sıddık kardeşlerim!

Kardeşlerim, لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ daki هُوَ
lafzında, yalnız maddî cihette bir seyahat-i hayaliye-i fikriyede hava
sahifesinin mütalaasıyla âni bir surette görünen bir zarif nükte-i
tevhidde, meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde
suhuletli bulunmasını ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede
müşkülatlı, mümteni binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. Gayet kısa
bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim.

Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden
kabında eğer tabiata, esbaba havale edilse lâzım gelir ki ya o kapta
küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler,
fabrikalar bulunsun veyahut o parçacık topraktaki her bir zerre, bütün o
ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla
yapmalarını bilsin; âdeta bir ilah gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz
iktidarı bulunsun.

Aynen öyle de emir ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın her
bir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan هُوَ lafzındaki havada;
küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcud telefonların, telgrafların,
radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları,
âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda
yapabilsin. Veyahut o هُوَ deki havanın belki unsur-u havanın her bir
parçasının her bir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum
telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve
kabiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda
başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü bilfiil o vaziyet kısmen
görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var.

İşte ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde değil
bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinalar ve müşkülatlar
aşikâre görünüyor.

Eğer Sâni’-i Zülcelal’e verilse hava bütün zerratıyla onun emirber
neferi olur. Bir tek zerrenin muntazam bir tek vazifesi kadar kolayca,
hadsiz küllî vazifelerini Hâlık’ının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlık’a
intisap ve istinad ile ve Sâni’inin cilve-i kudreti ile bir anda şimşek
süratinde ve هُوَ telaffuzu ve havanın temevvücü suhuletinde yapılır.
Yani, kalem-i kudretin hadsiz ve hârika ve muntazam yazılarına bir
sahife olur ve zerreleri, o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi
kalem-i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi
derecesinde kolay çalışır.

İşte ben لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ daki hareket-i
fikriye ile seyahatimde hava âlemini temaşa ve o unsurun sahifesini
mütalaa ederken bu mücmel hakikati, tam vâzıh ve mufassal aynelyakîn
müşahede ettim. Ve هُوَ nin lafzında, havasında böyle parlak bir bürhan
ve bir lem’a-yı vâhidiyet bulunduğu gibi manasında ve işaretinde gayet
nurani bir cilve-i ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve هُوَ
zamirinin mutlak ve mübhem işareti hangi zata bakıyor işaretine bir
karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki hem Kur’an-ı
Mu’cizü’l-Beyan hem ehl-i zikir makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok
tekrar ederler diye ilmelyakîn ile bildim.

Evet mesela, bir nokta beyaz kâğıtta, iki üç nokta konulsa karıştığı
ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı ve
bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği ve bir
lisan ve bir kulak, aynı anda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve
girmesi intizamını bozup karışacağı halde; aynelyakîn gördüm ki:

هُوَ nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava
unsurunda, her bir parçası hattâ her bir zerresi içine muhtelif binler
noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği halde,
karışmadığını ve intizamını bozmadığını hem ayrı ayrı pek çok vazifeler
yaptığı halde, hiç şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye pek
çok ağır yükler yüklendiği halde hiç zaaf göstermeyerek, geri kalmayarak
intizam ile taşıdığını hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda,
manada o küçücük kulak ve lisanlara kemal-i intizamla gelip çıkıp, hiç
karışmayarak bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik
lisanlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu acib vazifeleri
görmekle beraber kemal-i serbestiyet ile cezbedarane hal dili ile ve
mezkûr hakikatin şehadeti ve lisanıyla لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ
هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök
gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve
vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mani
olmuyor. Ben aynelyakîn müşahede ettim.

Demek, ya her bir zerre ve her bir parça havada nihayetsiz bir hikmet
ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve
bütün zerrata hâkim-i mutlak bir hâssaları bulunmak lâzımdır ki bu
işlere medar olabilsin. Bu ise zerreler adedince muhal ve bâtıldır.
Hiçbir şeytan dahi bunu hatıra getiremez.

Öyle ise bu sahife-i havanın hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn
derecesinde bedahetle Zat-ı Zülcelal’in hadsiz gayr-ı mütenahî ilmi ve
hikmetle çalıştırdığı kalem-i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve
bir levh-i mahfuzun âlem-i tagayyürde ve mütebeddil şuunatında bir
“levh-i mahv ispat” namında yazar bozar tahtası hükmündedir.

İşte hava unsurunun yalnız nakl-i asvat vazifesinde mezkûr cilve-i
vahdaniyeti ve mezkûr acayibi gösterdiği ve dalaletin hadsiz
muhaliyetini izhar ettiği gibi unsur-u havaînin sair ehemmiyetli
vazifelerinden biri de elektrik, cazibe, dâfia, ziya gibi sair letaifin
naklinde şaşırmadan muntazaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı
zamanda, bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanında, bütün nebatat ve
hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı
kemal-i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlahiyenin bir arşı
olduğunu kat’î bir surette ispat ediyor.

Ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz
esbab ve âciz, camid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine
ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını
aynelyakîn derecesinde ispat ettiğini kat’î kanaat getirdim. Ve her bir
zerre ve her bir parça lisan-ı hal ile لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ
هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ dediklerini bildim. Ve bu هُوَ anahtarı ile havanın
maddî cihetindeki bu acayibi gördüğüm gibi hava unsuru da bir هُوَ
olarak âlem-i misal ve âlem-i manaya bir anahtar oldu.

Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı.

Umuma binler selâm…