İMAN, İnsanı insan yapan değer

Mustafa Akdemir Bir insanın zengin, ünlü, tanınmış ya da yüksek tahsilli olması; onun ahlâklı, merhametli veya güvenilir biri olacağını garanti etmez. Bu sıralar çok gündende olan Epstein belgelerinde; devlet başkanları, büyük iş insanları, yatırımcılar ve hukukçular gibi toplumun “elit” kesimi olarak görülen bazı kişilerin; gizli, gayri meşru ve insanlık onurunu zedeleyen fiillere karıştıklarına dair kanıtlar […]

Mustafa Akdemir

Bir insanın zengin, ünlü, tanınmış ya da yüksek tahsilli olması; onun ahlâklı, merhametli veya güvenilir biri olacağını garanti etmez. Bu sıralar çok gündende olan Epstein belgelerinde; devlet başkanları, büyük iş insanları, yatırımcılar ve hukukçular gibi toplumun “elit” kesimi olarak görülen bazı kişilerin; gizli, gayri meşru ve insanlık onurunu zedeleyen fiillere karıştıklarına dair kanıtlar görülmektedir. Bu olaylar, statü ve eğitimin ahlâk için yeterli bir teminat olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Aksine, manevî değerlerden yoksun bir akıl, insanı hayvandan daha tehlikeli bir varlık hâline dahi getirebildiğini ortaya koymaktadır. Bu noktada insanı gerçekten insan yapan temel unsurun iman olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır.

Aklı gözüne inmiş, maneviyatta körleşmiş bir insan; sahip olduğu zekâyı ve gücü yapıcı değil, yıkıcı bir araç olarak kullanabilir. İmanla terbiye edilmemiş bir akıl, insanı en vahşi hayvanlardan bile daha zararlı bir “tahripçi” hâline getirebilir.

İnsan fıtratı, imtihan sırrı gereği sınırlandırılmamış duygularla yaratılmıştır. Kader eliyle insanın içine hem güzel huyların hem de kötü eğilimlerin tohumları ekilmiştir. Bu tohumların hangisinin filizleneceği, hangi kaynaktan beslendiğine bağlıdır.

Eğer bu tohumlar iman ve hidayet suyuyla beslenirse, hayır ve fazilet ortaya çıkar. Ancak nefsin arzuları bu tohumu suladığında, şer gelişir ve insan giderek “canavarlaşan” bir varlığa dönüşür. Dolayısıyla mesele, duyguların varlığı değil; onları yönlendiren manevi pusulanın olup olmamasıdır.

İman, yalnızca kalpte bir inanç değil; aynı zamanda zihinde sürekli işleyen bir manevî denetim sistemidir. Mümin bir insan günaha niyetlendiği anda, imanındaki bu iç yasakçı ona Allah’ın huzurunda olduğunu, meleklerin her davranışı kaydettiğini ve sonunda hesaba çekileceğini hatırlatır.

Bu bilinç, insanı çoğu zaman kötülükten alıkoyar. Böylece sadece bireysel ahlâk değil; aile düzeni, toplumsal güven ve barış da korunmuş olur.

Dünyevî kanunlar ve hapis korkusu, çoğu zaman yalnızca “yakalanma” endişesi oluşturur. Kendisini gizli kalacağına veya cezadan kurtulacağına inandıran bir kişi, iman yoksa her türlü kötülüğü işlemeye cesaret edebilir. Hukuk, davranışı denetler; iman ise niyeti terbiye eder. Bu yüzden iman olmadan yapılan ahlâkî düzenlemeler, her zaman eksik ve kırılgan kalır.

Dinsiz felsefenin insanı “konuşan bir hayvan” olarak tanımlaması, iman yokluğunda acı bir gerçeğe dönüşür. İman olmadığında insanın hayvandan farkı çoğu zaman yalnızca konuşabilmesidir; hatta üretmeyen, sadece tüketen ve dengeyi bozan bir varlık hâline gelerek hayvandan daha değersiz bir konuma düşebilir.

Oysa iman nuru insanın kalbine ve aklına girdiğinde, onun değeri bir anda yükselir. Nasıl ki milyonlarca dolara satılan bir tablonun tuvali ve boyası maddî olarak değersizse, insanın bedeni de maddesi itibarıyla kıymetsizdir. Fakat iman sayesinde insan, Sanatkârının en kıymetli eseri olur; sıradan bir varlıkken halifelik makamına yükselir.

Sonuç olarak; zenginlik, makam, şöhret ve eğitim insanı yüceltmeye yetmez. İmanla terbiye edilmemiş bir akıl ve güç, insanı ahlâkî çöküşe sürükleyebilir. Gerçek değer, insanın sahip olduklarında değil; kalbinde taşıdığı iman ve bu imanın davranışlara yansımasındadır.

İman; insanı içten denetleyen, onu kötülükten alıkoyan ve hem bireysel hem toplumsal huzurun temelini atan vazgeçilmez bir rehberdir. İnsanı hayvandan ayıran asıl fark, aklı değil; imanla yoğrulmuş bir ahlâktır.

Exit mobile version