Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Sosyal Medya

Milletimin Asrın Felaketi ile Büyük İmtihanı

Prof.Dr. Ömer Akbulut Tarih 6 Şubat soğuk bir şubat gecesi,

Prof.Dr. Ömer Akbulut

Tarih 6 Şubat soğuk bir şubat gecesi, saat 04.17 herkes derin uykuda iken şiddetli bir sarsıntı, her yer karanlık ve toz bulutu, dışarda rüzgâr ve yağmur-kar yağışı var. Dağlar; denizde fırtınaya yakalanmış bir gemi gibi sallanıyor, yer yarılıyor, gök sarı-mavi ışıklarla bir lahzalık anda parlıyor. Aman Allah’ım herhalde kıyamet kopuyor. Biraz sonra sesler, iniltiler, ağlamalar, çığlıklar, kimsenin kimseye, ananın oğula, babanın kıza el atma fırsatı yok. Evet küçük kıyamet asrın felaketi. Doğu ve Güney Anadolu’muzun on bir vilayetinde Kahramanmaraş merkezli deprem. Matematik ifadesi, 7.7 büyüklükte, kelimelerle “asrın felaketi”. Gece gündüze, gündüz geceye karışmış, herkes şaşkın ve can derdinde derken saat 13.24’te bu kez 7.6 büyüklükte yine şiddetli ikinci bir deprem. Tarihin hiç kaydetmediği bu büyüklükte iki deprem arka arkaya meydana gelmiş.  

Her gecenin bir sabahı vardı, 6 Şubat gecesinde sabah olmadı, 44 binden fazla can şehadete erdi. Gündüze çıkanlar yeryüzünün beyaz kefenini giydiğine şahit oldular. Yollar paramparça hava alanları göçmüş, binalar enkaz yığını. Bütün bu zorlukların ardından görevli, gönüllü gücü yeten herkes tanımadığı kardeşini, anasını, babasını, dedesini, evladını, bebeğini kurtarma gayreti içinde. Her enkazın başında tek söz: “Sesimi duyan var mı?”

Milletin büyük organizasyonu devlet, tüm kurum ve kuruluşları ile seferber olmuş durumda. Kırk beş saniyede on bir şehrin birçok semtinde, bazı köylerinde binalar yerle bir olmuştu. Canlarını sağ kurtarıp sokaklara çıkanlar yeni sarsıntılara şahit oluyorlar, yüksek binaların bir anda saniyeler içinde yıkılışını görürken gerçek ve hayal arasında gidip geliyorlardı. Televizyonları başında dehşete düşenler felaketi canlı sinema gibi izliyorlardı. Ve bir haber: İslâhiye’de dağ dağa kavuştu, ovada göl oluştu. Sadece İslâhiye’de mi her yerde zemin yer değiştirmişti, Ovalar, bahçeler kayalar yarılmış yer yüzü binlerce km2 de yeni şeklini almıştı.

İnanan herkes kendini Yunus Peygamberin (AS) yaşadığı felaketle özdeşleştiriyordu. Deniz dalgalı, gemi fırtınaya tutulmuş, o denize atılmış, bir balık onu yutmuştu. Onu bu ahvalden kurtaracak bütün sebepler sukut etmişti. Onu bu halden kurtaracak ve selamete ulaştıracak Rabbinden başka kim olabilirdi. Ona sığınmıştı. “Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn; Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Şüphesiz ben kendine zulmedenlerden oldum.” demişti. Artık Yaradan’a sığınıp dua etmenin Kur’an’a sarılmanın vakti gelmişti. Çünkü Kur’an her şeyin haberini veriyordu. Mealen, Kıyamet suresi: “Korkudan gözlerin kamaşıp kararacağı, Ayın ışığının silinip gideceği, Güneşle ay bir araya getirileceği zaman: İnsan o gün: “Kaçacak yer neresi?” diyecek. Hayır! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yoktur!”. Mürselat suresi: “Yıldızlar silindiği zaman, Gök yarıldığı zaman, Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman, Peygamberlere vakit bildirildiği zaman; ertelendikleri gün için, yani hüküm günü için, -ki hüküm gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin?” diye bildirirken, İnfitar suresi: “Gök yarıldığı zaman, Yıldızlar saçıldığı zaman,Denizler kaynayıp fışkırtıldığı zaman, Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman”, şeklinde ne çok haber vermişti. Bunlar kıyamet tabloları idi. Şimdi asrın felaketi dediğimiz tablo sanki kıyametin tabloları gibiydi.

İmanlı gönüller Allaha sığınmıştı. Onun peygamberlerinin söylediklerine, kitaplarında bildirilenlere, meleklerine, her şeyin onun ilmi ve izni ile olduğuna daha çok iman ediyorlardı. Ne yapalım “O verdi o aldı, bizler aciziz, gücümüz hiçbir şeye yetmiyor” ifadeleri dillerinden dökülüyordu. Kaybettikleri evlat eş, ana, baba, akraba acılarını tüm hücrelerinde en derinden hissederken şekva değil şükrediyorlardı.  Melek elbiseliler ki onlar; itfaiyeciler, madenciler, askerler, emniyet, sağlık ve din görevlileri,  gönüllüler … hepsi, tek cümle ile “Sesimi duyan var mı? diye sesleniyordu. Ruhaniler çoktan enkaz altındakilere el uzatmıştı. Biyoloji bilimi 5-7-9 gün sonra en kaz altından bazı canların sağ kalmasını açıklayamıyordu. İki aylık bebek ana ve babasını çoktan kaybetmiş iki saat aç kalamayacak durumda iken,128 saat sonra enkazdan sağ çıkıyor ve bir gün sonra o masum bebek gülücüklerini saçıyordu. Konuşma durumundaki 3, 5, 8 yaşlarındaki çocuklar günler sonra enkazdan çıkarıldıklarında, karnımız tok, ablalar veya babam veya annem su ve yiyecek veriyordu, diye cevap veriyorlardı. Halbuki ana babaları depremde çoktan dünyadan göçmüşlerdi. Ablaları kimdi tanımıyorlardı. Bunlar Yaratıcının melek varlıkları olmalıydı. Daha nice mucizevi tablolar yaşanıyordu.

İmtihan büyüktü, kim geçmiş, kim arafta kalmış, kim kaybetmişti. Bunlar Yaratıcının ezeli ve ebedi ilminde hesap günü açılmak üzere kayıtlanmıştı. Allah O günde yardımcımız olsun. 

Türk dünyasının yanında İslam aleminin ve bütün mazlumların sığınağı Anadolu, gözü yaşlı anaların yurdu idi. Haksızlık etmeyelim zalimler hariç tüm yeryüzü, özellikle savaşlar nedeniyle gözü yaşlı annelerle dolu idi. Ama Türkiye’mizde terör, maden kazası, sel baskını, heyelan ve deprem nedenleriyle göz yaşı hiç dinmemişti. Malum terör belası nedeniyle evlatlarını şehit veren analar ve babalar “O şehadet şerbetini içti, şehit oldu, yeter ki vatan sağ olsun” derken canları yanıyordu ama gönülleri gururlu idi. Asrın felaketinde de binlerce can aynı şekilde şehitlik mertebesine kavuşmuştu. Zira deprem, yangın, suda boğulma ve heyelan nedenleriyle canlarını kaybedenlerin de şehit olduğunu Peygamberimiz müjdelemişti. Depremzedeler bu müjde ile mahzun gönüllerine su serperken yeniden hayata tutunuyorlardı.

Evet 6 Şubat gecesinin sabahı olmamıştı. Ama inşallah bu kışın baharı olacaktır. Milletçe bir büyük imtihandan geçmekteyiz. Hem de pek büyük. Devlet millet el ele verip hep birlikte yaraları sarma ve yeniden ayağa kalkma gayreti içindeyiz. Yaşananlardan ders alarak, maddi ve manevi eksiklerimizin muhasebesini yaparak, istikbalimizi inşa etmek zorundayız. Anadolu’da güzel bir söz vardır. “Yiğit düştüğü yerden kalkar” Önce hep beraber omuz omuza mevcut acımıza müdahale için koşmaya devam edelim. Dayanışmayla yaralarımızı saralım enkazımızı kaldıralım.  Sonra millete hizmet yolunda büyük Türkiye için fikirlerimizin medeni ölçülerle münakaşasını yapalım. Elbette canlı bir tartışma ortamı doğruların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Şimdi yeniden ayağa kalkmak için el ele verme zamanıdır.

Tutacağımız o kadar çok el var ki…

Kaynak: www.maarifinsesi.com

Kaynak Link: https://www.maarifinsesi.com/milletimin-asrin-felaketi-ile-buyuk-imtihani/