Mustafa Akdemir
Neden İnandığımız gibi yaşa(ya)mıyoruz?
Bugünün müslümanının en büyük çelişkilerinden biri bu galiba.
İnanıyor… ama yaşayamıyor.
Allah’a inanıyor, ahirete inanıyor, Peygamber’e inanıyor; fakat amel etmeye gelince geri çekiliyor. Hatta bazen ibadeti ve dini yaşamayı, özgürlüğünün kısıtlanması gibi görüyor.
Peki neden?
Bunun birçok sebebi olabilir, gelin insanın fıtratı açısından birkaçına birlikte bakalım:
İnsan Değer Verdiği Şeyin Peşinden Gider
Şöyle düşünelim…
Birisi size sıradan bir taş verse, bu da ne şimdi der bir kenara atarsınız. Fakat birkaç dakika sonra o taşın çok kıymetli bir elmas olduğu söylense ne olur?
Bir anda her şey değişir.
Az önce değersiz görünen o taş, şimdi en kıymetli hazineniz olabilir. Onu korumaya çalışırsınız. Kaybetmekten korkarsınız. Çünkü artık onun değerini biliyorsunuz.
Demek ki mesele sahip olmak değil; tanımak…
İnsan tanıdığı ölçüde değer verir, değer verdiği ölçüde de ona yönelir.
İşte iman ve amel ilişkisi de tam burada düğümleniyor.
Biz Allah’a inanıyoruz ama O’nu ne kadar tanıyoruz?
Çünkü, Allah’ı tanımayan birisi için O’nun emirleri, “haşmetli bir Sultanın şefkatli daveti” değil, “hürriyeti kısıtlayan ağır yükler” gibi görünür. Namaz bir huzur çağrısı değil de vakit kaybı gibi hissedilir. Tesettür bir vakar değil, özgürlüğe müdahale gibi algılanır.
Demekki mesele emirlerin ağırlığı değil, emri veren Zât’ın yeterince tanınmaması…
İnsan Peygamberi Tanımazsa, Sünneti Hafife Alır, Yolunu kaybeder
Aynı durum Hz. Muhammed (sav) için de geçerli…
Onun manevi haşmetini ve insanlığa getirdiği nuru tam anlayamayan kişi, sünneti sıradan alışkanlıklar gibi görmeye başlıyor.
Halbuki sünnet, insanı karanlıktan kurtaran bir pusula gibi…
İnsan o pusulayı küçümsediğinde yönünü de kaybediyor.
Bugün modern insanın en büyük problemlerinden biri tam da bu: Çok bilgi var ama yön yok. Çok seçenek var ama istikamet yok.
Çünkü kalp, hakiki rehberini kaybetmiş durumda.
İnsan Yaratılış Amacını Unutursa…
Meselenin bir diğer tarafı da yaratılış gayesi bilinci..
İnsan bu dünyaya neden gönderildi?
Eğer insan kendisini sadece tüketmek, eğlenmek, kariyer yapmak ve keyif almak için gönderilmiş zannederse, din elbette ona “fazlalık” gibi görünmeye başlar.
Bugünün dünyası sürekli şunu telkin ediyor:
“Hayatı yaşa.”
“Canın ne istiyorsa yap.”
“Önemli olan senin tatmin olman.”
Fakat insan sadece dünya için yaratılmadı.
İnsan, Rabbini tanımak ve O’na iman ve ibadet etmek için gönderildi.
İnsan “Ben kimim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?” sorularına cevap bulamadığında, hayatın anlamını da kaybediyor.
İnsanın Hisleri Aklın Önüne Geçerse..
İşin bir de his ve heves tarafı var…
Özellikle gençlik döneminde insan çoğu zaman aklıyla değil hissiyatıyla hareket ediyor. His ve heves ise kördür akıbeti görmez. Birisi size silah doğrultsa korkarsınız ve ondan kurtulmaya çalışırsınız ama iki gözü görmeyen birisine silah doğrultulsa o korkar mı? Görmediği için korkmaz çünkü tehlikenin farkında değil.
Hisler hakim olunca körlük geliyor.
Çünkü his ve heves, sonucu pek düşünmez. Hazır lezzeti ister.
Bugün küçük bir keyif uğruna yarınki büyük huzur feda edilebiliyor.
İnsan bazen birkaç dakikalık bir günah için yıllarca sürecek pişmanlıkları göze alabiliyor.
Çünkü nefis yakın olanı görüyor, uzak olanı değil…
İnsan Ölümü Kendine Yakıştırmıyor
Hayatın en büyük yanılgılarından biri de bu: Ölümü başkasına yakıştırmak…
İnsan ölümü kendine uzak görüyor.
Sanki hep yaşayacakmış gibi hissediyor.
İbadeti erteliyor…
Tevbeyi erteliyor…
Kendini düzeltmeyi erteliyor…
Çünkü içinde gizli bir “daha çok vaktim var” duygusu var.
Modern Dünya Nefsi Sürekli Besliyor
Üstelik yaşadığımız çağ, nefsi sürekli tahrik eden bir çağ…
Modern hayat insana sürekli daha fazla tüketmeyi, daha fazla haz peşinde koşmayı öğretiyor.
Arzuları kışkırtıyor.
İnsanın ruhunu değil, nefsini büyütüyor.
Bu yüzden insanın manevi tarafı zayıflarken, dünyevî tarafı sürekli güçleniyor.
Ve insan fark etmeden iç huzurunu kaybetmeye başlıyor.
Çözüm Ne?
Çözüm sadece “ibadet et” demek değil.
Çünkü insan sevmediği ve tanımadığı bir şeyi uzun süre taşıyamaz.
Asıl mesele imanı derinleştirmek…
Yani taklidî bir imandan, tahkikî bir imana geçebilmek…
Allah’ı daha yakından tanımak…
Kur’an’ı anlamaya çalışmak…
Peygamber’i sevmek…
Kalbi beslemek…
Çünkü iman kuvvetlendikçe amel kolaylaşır.
İnsan Rabbini tanıdıkça ibadeti yük değil nimet olarak görmeye başlar.
Namaz mecburiyet olmaktan çıkar, huzura dönüşür.
Kulluk daralma değil, insanın gerçek özgürlüğü hâline gelir.
Özetle; İnsan aslında inandığı gibi yaşamak ister… Fakat nefsi, hevesi ve dünyanın gürültüsü buna engel olur. Kalp hakikati gerçekten tanıdığında ise amel, zoraki bir görev olmaktan çıkar; insanın ruhununun gıdasına dönüşür.

