Mustafa Akdemir
“Allah’a inanıyoruz ama yaşam tarzımızı değiştirmek istemiyoruz. İslam’ın emirleri bize zor geliyor, kısıtlanmak istemiyoruz…”
Bu zamanın en yaygın cümlelerinden biri bu. İnsan kendi hayatını istediği gibi yaşamak ister, kim karışabilir? Dışarıdan bakıldığında bu bir “özgürlük” çığlığı gibi tınlasa da, aslında insanın kendi saadetini kendi eliyle baltaladığı bir yanılgının ifadesidir. Peki özgürlük insanın her istediğini yapması mıdır yoksa yapmaması mı?
İnsanın önüne konulan bazı yasaklar, çoğu zaman bir engel gibi görülür. Oysa her yasak, aynı zamanda bir korumadır. Tıpkı “zehirli bal” gibi. Bu zehirli, yeme dersiniz ama nefis yemek ister. Çünkü dışarıdan bakıldığında tatlı, cazip ve parıltılıdır. Nefis, peşin ve hazır olan o küçük lezzetin peşindedir ve uzun vadeli düşünmez. Uzakta görünen bir ceza da onu caydırmaz. Ama o balın içine saklannış kıskançlık, karşılık görmeme, pişmanlık, değersizlik hissi gibi zehirler gösterilse işte o zaman ondan uzak durabilir. Yani lüzumsuz, geçici ve günahları zevklerin akıbeti elemler ve tessüfler olduğunu farkettiğinde onların cazibesine karşı kendisini koruyabilir.
Demek ki mesele sadece “haram” denilen şeyin ilerideki cezası değildir. Asıl mesele, o lezzetin içinde peşin olarak bulunan acıyı görebilmektir. İnsan bunu fark ettiğinde, artık nefsiyle mücadelesi kör bir yasaklar listesi olmaktan çıkar; bilinçli bir tercih haline gelir.
İnsan diğer canlılardan çok daha üstün ve donanımlı yaratılmıştır. Eğer insan sadece yiyip içmek ve eğlenmek için yaratılmış olsaydı, bu kadar kapsamlı bir donanıma sahip olmasına gerek olmazdı. Göz, kulak, kalp, akıl… Her biri ayrı bir âlemi tartacak şekilde verilmiş. Bu kadar geniş bir cihazatla donatılmış bir varlığın gayesini sadece basit zevklerle sınırlamak, hem büyük bir israf hemde akıl ve mantığa ters değil midir?
Mesela akıl, insanın başına bela mıdır yoksa yol gösteren bir nur mu? Çünkü akıl, geçmişin pişmanlıklarını ve geleceğin endişelerini sürekli hatırlatır. Hayvanın anlık lezzetini insanın yaşayamamasının sebebi de budur. Aklı olmasa geçmişten gelen pişmanlıklar ve hüzünler, geleceketen gelen korkular onun hazırdaki lezzetini bozmayacak, tam lezzet alacak.
Akıl, yanlış yolda bir “bela aleti” gibi çalışır; insanın huzurunu kaçırır. Fakat doğru yolda bir “nur” haline gelir; ona hakikati gösterir. Sorun akılda değil, aklın yönünde saklıdır.
Günlük hayatımıza bakalım. Her sabah bize 24 saatlik bir ömür veriliyor. Bu, adeta her gün cebimize konulan 24 altın gibidir. İnsan bu altınların neredeyse tamamını kısa ve ne olacağı belli olmayan dünya için harcarken, ebedî cennet hayatının bileti olan namaz gibi bir ibadete bir saatini ayırmak istemiyor. İbadeti özgürlüğün kısıtlanması olarak görüyor. Bu mantığa tamamen zıt değil mi?
Daha bunlar gibi bir sürü örnekler düşünebiliriz.
Özgürlük, çoğu zaman “kimse bana karışmasın” şeklinde anlaşılıyor. Oysa insanın en büyük esareti, dışarıdan değil içeriden gelir. Nefsin bitmeyen istekleri, insanı sürekli bir arayış içinde tutar ama hiçbir zaman tam anlamıyla doyurmaz. Bu yüzden nefsin peşinden gitmek özgürlük değil, daha ince bir esarettir.
Hakiki hürriyet ise, insanın kendisini bu esaretten kurtarmasıdır. Bu da ancak daha büyük bir hakikate bağlanmakla mümkündür. Allah’a kul olmak, ilk bakışta bir bağlılık gibi görünür; ama gerçekte insanı her türlü sahte bağımlılıktan kurtaran bir özgürlüktür. Çünkü insan, yaratılmış olan her şeye karşı bağımlı olmaktan çıkar, sadece Yaratıcı’ya yönelir.
İman, insanın içine yerleşen bir denetim mekanizması gibidir. Dışarıdan zorlayan bir sistem değil, içeriden yön veren bir pusula… Bu pusula sayesinde insan, sadece dünyevî sonuçlardan değil, kendi iç çöküşünden de korunur.
Ve en nihayetinde şu hakikat kalır:
Ömür sermayesi bellidir. Eğer ölçüsüz ve kontrolsüz bir şekilde harcanırsa, geriye sadece hatıralar değil; pişmanlıklar, kırgınlıklar ve çoğu zaman telafisi zor izler bırakır. Oysa aynı ömür, doğru bir istikamette kullanıldığında, hem bu dünyada hem de ebedî hayatta değer kazanır.
Tercih her zaman insanın elindedir. Zehirli balın geçici tadına aldanmak da mümkün, o balın içindeki gizli acıyı görüp ondan uzak durmak da…
Belki de gerçek özgürlük tam burada başlar:
İnsanın, her istediğini yapabilme gücünde değil; kendine zarar verecek olanı terk edebilme iradesinde.
Ve o irade, insanı sadece sınırlandırmaz…
Onu gerçekten özgür kılar.
Peki insan neden doğru olanı yapmıyor? Bir sonraki yazımızda bunu ele alıcaz.
