Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Sosyal Medya

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, 13. Bediüzzaman Sempozyumunda Konuştu

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz: “Bediüzzaman Said Nursi bu ülkenin, bu

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz: “Bediüzzaman Said Nursi bu ülkenin, bu toprakların insanıydı. Emperyalistlere karşı mücadele etti. Bu topraklarda mücadelesini sürdürdü. Birileri gibi başka ülkelere kaçıp oradan bu ülkeyi karıştırmaya çalışmadı.”

İstanbul’da bugün başlayan 13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu’nun açılış oturumunda Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz da bir konuşma yaptı. Cevdet Yılmaz’ın İstanbul Taksim Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) 13. Bediüzzaman sempozyumu açılış oturumunda yaptığı kapsamlı konuşma metnini sunuyoruz.

*****

“Çok kıymetli âlimlerimiz, İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın kıymetli başkanı, mensupları, değerli misafirler, hanımefendiler, beyefendiler;

Hepinizi şahsım ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan adına sevgiyle, saygıyla, muhabbetle selamlıyorum. Cenab-ı Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi hepinizin, hepimizin üzerine olsun diyorum. 13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu vesilesiyle sizlerle bir araya gelmiş olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Şükranlarımı sunuyorum. “Küresel Krizlere Kur’ani Çözümler” başlığıyla bu sempozyumun düzenlenmesini de çok anlamlı ve değerli bulduğumu ifade etmek istiyorum.

Kıymetli Katılımcılar,

Dünyamız çok iyi bir dönemden geçmiyor. Çoklu krizlerin yaşandığı, kaosun, belirsizliklerin hâkim olduğu karanlık bir dönemden geçiyoruz. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan savaşlar, çatışmalar, zorunlu göçler ve derinleşen sosyal eşitsizlikler uluslararası düzenin adalet temelinde yeniden inşa edilmesini zorunlu kılıyor. Uluslararası hukuk ve kurumlar güç sahiplerinin çıkarları karşısında etkisiz kalırken, bu durumun ağır bedelini maalesef mazlum coğrafyalar, masum insanlar ödüyor. Gazze’de çocuklar İsrail’in barbarca saldırıları altında hayatını kaybediyor, siviller en temel gıdalardan, ihtiyaçlardan mahrum bırakılıyor.

Soykırım karşısında sergilenen vurdumduymazlık ve sessizlik, uluslararası sistemin içine düştüğü krizi bütün açıklığıyla, netliğiyle ortaya koyuyor. Kur’an-ı Kerim’in “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ilkesi ve adalet anlayışı ise faili ya da muhatabı kim olursa olsun her türlü zulme ve haksızlığa karşı eğilmeden, bükülmeden bir duruş sergileme sorumluluğunu hepimize hatırlatıyor. Zira insan hayatı ve onuru konjonktüre göre veya güç odaklarının siyasi hesaplarına göre değişemeyecek kadar mukaddestir. Yine kutsal kitabımızdaki ifadesiyle haksız yere bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir.

Maalesef gözlerimizin önünde insanlığın defalarca ve defalarca öldürüldüğüne şahitlik ettiğimiz bir dönemdeyiz. Bediüzzaman’ın medeniyetin aslî dayanağı olarak hakkı esas alan yaklaşımı, gücün hukuka tabi olmadığı ve erdemden beslenmediği bir düzenin insanlığa asla huzur getiremeyeceğini bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır.

Değerli Kardeşlerim,

İçinden geçtiğimiz bu dönemde hiç kimsenin merhametine güvenebileceğimiz bir durumda değiliz. Maalesef “Güçlüysem istediğim her şeyi yapabilirim” şeklinde karanlık bir zihniyetin güç kazandığı bir dönemdeyiz. Bu dönemde bizlerin de güçlü olması bir tercih değil, bir zorunluluktur. Güçlü olmak için gayret etmek zorundayız. Ama bizim o karanlık zihniyetten farkımız şu: Onlar sadece güçlü olmak istiyorlar. Biz ise diyoruz ki Türkiye Cumhuriyeti olarak ve İslam dünyası olarak hem güçlü olacağız hem de haklı olacağız.

İkisini bir arada yapacağız. Hakkımızı ve hukukumuzu sonuna kadar koruyacak, mazlumun elinden kararlılıkla tutacak ve adalet talebimizi karşılıksız bırakmayacak bir güce sahip olmak için ekonomimizi, millî savunmamızı, bilim ve teknoloji kapasitemizi aralıksız geliştireceğiz. Gönül coğrafyamızda birçok krizin eş zamanlı yaşandığı günümüzde İslam dünyasının sahip olduğu tüm stratejik ve manevi imkânlarını tam bir dayanışma içinde hayata geçirmesi büyük bir gerekliliktir ve ihtiyaçtır. Kardeşliği zedeleyen ayrılıklardan uzaklaşarak ortak meselelerde tek ses, tek yürek olarak hareket etme zamanı gelmiştir, geç bile kalınmıştır.

Değerli kardeşlerim,

Zaman ayrılık zamanı değil, birlik zamanı, büyük resme bakma zamanı, farklı mezhepler, etnik kimlikler, farklı meşrepler konusunda tartışmaları derinleştirme zamanında değiliz. İçinde bulunduğumuz hâli çok iyi görüp birliğimizi kuvvetlendirmek durumundayız. Birbirimizle uğraşmak yerine zalimlere karşı yekvücut mücadele etmek zorundayız. Sayın Cumhurbaşkanımızın gönüllerde maşerî bir karşılık bulan “Dünya beşten büyüktür” çağrısıyla insanlığın kaderinin birkaç devletin veya güç odağının çıkarına bırakılmadığı daha adil bir uluslararası düzen hepimizin ortak arayışıdır.

Bu onurlu mücadelede Sayın Cumhurbaşkanımızın çağrısını yaptığı İnsanlık İttifakı zulme karşı çıkan bütün küresel kesimleri, inanç ve millet ayrımı gözetmeden ortak bir ahlaki sorumlulukta birleştirmeyi hedefliyor. Esasında bunun temeli âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin sünnetindedir. Henüz kendisine vahiy gelmeden önce zulme karşı Hilfü’l-Fudûl dediğimiz Erdemliler Birliği dediğimiz hareketin içinde olmuştur.

İnsani değerler söz konusu olduğunda dinine de bakmadan, milliyetine de bakmadan tüm insanlıkla bir ittifak kurmak gerekiyor. Bugün dünyamızın hâli de böyledir ve biz de bu insanlık ittifakını aramak durumundayız. Şunun da altını çizmek isterim: Adalet arayışı tüm insanlığın arayışıdır, fıtrî bir arayıştır.

Adaletsizlik hiçbir zaman sonsuza kadar devam edemez. İnsanlığın dip bir dalgası da mutlaka gelecektir. Yaşadığımız bunca adaletsizlikler, bunca zulümler karşılıksız kalmayacaktır. O dip dalganın geldiğini hep birlikte göreceğiz. İşte ona hazırlanmamız lazım. Hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmamalıyız. Hiçbir zaman zalimlerin bizi içine sokmaya çalıştıkları karamsarlığa kapılıp çaba sarf etmekten geri kalmamalıyız. Gazze’de yükselen adalet çağrısının dünyanın farklı ülkelerinde karşılık bulması bu ortak vicdanın hâlâ diri olduğunu göstermektedir.

Ben buradan, nerede olursa olsun, Avrupa’dan, Latin Amerika’ya, Asya’ya, Gazze’deki zulme karşı çıkan, sokağa çıkıp bunu protesto eden, üniversitesinde protesto eden, bu zulme sessiz kalmayan tüm insan kardeşlerimize selamlarımızı iletiyorum, saygılarımızı iletiyorum.

Türkiye olarak Filistin halkının meşru haklarını savunmak, zulmü durdurmak ve kalıcı barışı sağlamak için yoğun bir diplomatik mücadele yürütüyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız en son Birleşmiş Milletler Kürsüsü’nden yaptığı gibi zalimlere karşı hem ülkemizin hem bütün gönül coğrafyamızın gür sesi oldu bugüne kadar; olmaya da devam edecek inşallah.

Çünkü değerli kardeşlerim, zalimlerin en çok korktuğu şey hakikatin gür bir sesle ifade edilmesidir. Ve bunu Cumhurbaşkanımızın şahsında Türkiye Cumhuriyeti olarak bugüne kadar yaptık. Bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz inşallah. Türkiye’nin bu ilkeli ve samimi tutumu Suriye’de yıllarca devam eden çatışmalar karşısında üstlendiği insani sorumlulukta da kendisini açıkça göstermiştir. Burada Sayın Bakan var, Başmüftü var, onlara da ve Suriye’den gelen tüm kardeşlerimize de en derin muhabbetlerimi sunuyorum.

Suriye’de barışın ve istikrarın tesisi için yürüttüğümüz kararlı mücadeleyle kardeşlerimizin kendi topraklarında huzur içinde yaşayabilecekleri şartların oluşmasına önemli katkılar sağladık ve sağlamaya devam edeceğiz. Suriye’nin istikrarı ve refahı tüm bölgenin istikrarı ve refahı demektir. Buna yürekten inanıyoruz. Bunu bozmaya çalışanlara karşı Suriye ile gönül gönüle omuz omuza mücadeleye devam edeceğiz. Aynı ilkesel tavrımızı Kafkaslardan Kuzey Afrika’ya, Doğu Akdeniz’den Balkanlara tüm krizlerde ortaya koyuyoruz. Ve bu rastgele bir duruş değil, sahip olduğumuz zihniyetin ve bize medeniyetimizden tevarüs etmiş değerlerimizin bizi getirdiği noktadır. Bu konuda bugüne kadar izlediğimiz politikaların aynı kararlılıkla sürdürüleceğini tekrar söylemek isterim.

Kıymetli misafirler,

Küresel ölçekte eleştirdiğimiz insanı çıkar hesaplarına feda eden anlayışın toplumsal hayatımızdaki etkisini de ihmal edemeyiz. Başarıyı servetle, mutluluğu tüketimle ölçen anlayış, insanın manevi ihtiyaçlarını geri plana iterken, emek sarf etmenin değerini, aile bağlarını ve toplumsal dayanışmayı aşındırmaktadır. İlmin, emeğin, üretmenin değerini her fırsatta vurgulamalıyız. İslam dünyası olarak da bunun altını çizmeliyiz. Emekle kazanılan, alın teriyle, beyin teriyle kazanılan bir liranın kestirme yollarla, kısa yollarla kazanılan bin liradan daha değerli olduğunu her fırsatta söylemeliyiz.

Gerçek kahramanların, gerçek kahramanların farklı, meşru olmayan yollarla servetler elde etmiş insanlar olmadığını, emek sarf eden, çaba sarf eden insanlar olduğunu, gerçek kahramanların komşusuna, ülkesine, milletine fayda sağlamak için gece gündüz gayret edenler olduğunu her fırsatta ifade etmeliyiz.

Değerli Kardeşlerim,

Ailenin korunması, gençlerin insani değerlerle geleceğe hazırlanması, alkol, kumar gibi bağımlılıkların yanı sıra çağımızın yeni bağımlılık türleriyle de mücadele edilmesi yine gündemimizde olması gereken konular arasındadır. Sadece kendi kazancını merkeze alan bu tutum yaygınlaştıkça aileye, komşuya ve ihtiyaç sahibine karşı sorumlulukları da zayıflatmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in öğrettiği hayat tasavvuru ise insana, ailesi ve topluma yönelik net vazifeler yükler, sahip olunan imkânlar da bu sorumlulukların birer vasıtası olarak görülür.

Gençlerimizin yetişmesinde ise ailede kazandıkları güven duygusunu nitelikli eğitim ve güçlü ahlaki değerlerle desteklemeyi esas alır. Ahlaktan, hukuktan, merhametten kopuk bir eğitimin, bir medeniyetin bizi getirdiği yer ortadadır. Bilim ve teknolojide çok ilerlemiş birtakım ülkelerin görülmemiş zulümler işlediğini de hep birlikte izliyoruz. Demek ki sadece bilim ve teknolojide ilerlemek yetmiyor. Elbette bunu yapacağız, yanlış anlaşılmasın. Bilimde ve teknolojide en ileri ülkeler arasında olmak için gayret edeceğiz.

Ama şunu da bilmemiz lazım, sadece bilim ve teknolojide ilerlemek hiçbir değere sahip değil. Bilim ve teknolojide ilerlemeyi ahlakla, maneviyatla, merhametle, hukukla birleştirmediğiniz sürece bunlar birer katliam aracına dönüşebiliyor. Dolayısıyla biz her iki tarafta da ilerlemek durumundayız. Yine Bediüzzaman Said Nursi’nin hem pozitif ilimler hem dinî ilimleri bir arada kapsayan eğitim tasavvurunun da aslında bununla yakından bağlantılı olduğunu ifade edebiliriz.

Değerli Kardeşlerim,

Bizler de Maarif Modelimiz ile gençlerimizin bilim ve teknolojide yetkinleşmesini desteklerken bu birikimi insanlığın hayrına kullanmalarını sağlayacak ahlaki bilinci de güçlendiriyoruz. İlim bizim medeniyetimizin merkezi kavramıdır. Ancak biz ilimle birlikte elbette bunun hayata geçirilmesini, salih amellere vesile olmasını görüyoruz. Bir âlim sadece sözle birtakım şeyler ifade ediyor, bunu hayatında ortaya koymuyorsa bunun gerçek bir ilim olmadığına ve bu ismi de o ilmi taşıdığını göstermeye çalışan kişiye vermememiz gerektiğine de inanıyoruz.

Değerli Kardeşlerim,

Bu çerçevede teknolojiye bakışımızın da böyle olması gerekiyor. Yapay zekâdan bahsettik. Yapay zekâ elbette önemli. Öğrenelim, kullanalım. Az önce videoda da kullanmıştık kardeşlerimiz. Elbette kullanacağız. Öğreneceğiz, ne olduğunu anlayacağız. Ama eksilerini de, negatif etkilerini de görerek bunu yapmamız lazım. Yapay zekâ bize doğal zekâyı unutturmamalı, fıtri zekâyı unutturmamalı. Bu birincisi. İkincisi, yapay zekâ olabilir ama yapay merhamet olmaz, yapay adalet olmaz. Yapay zekâyla birlikte diğer teknolojileri mutlaka ahlakla, merhametle, insan odaklı bir anlayışla ele almak durumundayız.

İlmi vurgularken insanın akletmesini ve seçme hakkını da burada vurgulamak istiyorum. Maalesef Üstad Bediüzzaman’ın ismini kullanarak onun eserlerini de belli bir oranda istismar ederek ülkemizde kargaşa çıkaran bir yapıyla karşı karşıya kaldık. FETÖ dediğimiz yapılanmayla, terör yapılanmasıyla, vitrini gayet süslü ama arka planında uluslararası güç odaklarına hizmet eden istihbarat yapılarının aracına dönüşen bir yapıdan bahsediyoruz. Diğer taraftan mensuplarını özgür olmaktan çıkarıp kendine kul köle eden bir hiyerarşik düzenden bahsediyoruz.

Cenab-ı Allah bizleri fert fert yaratmış. Her birimize defalarca Kur’an-ı Kerim’de “Akledin” demiş. “Bakın, düşünün, akledin” demiş. FETÖ dediğimiz yapılanma ise insanların aklına ipotek koyup onları birer adeta makineye dönüştürdü. Bu tecrübeden de bizim yaşadığımız bu tecrübeden de tüm kardeş ülkelerin, dost ülkelerin de faydalanmasını bekleriz. Başka isimler altında da bunlar çıkabilir. Bunlara karşı çok dikkatli olmamız lazım. Şunu bilmemiz lazım: Müslüman insan, Cenab-ı Allah’tan başka hiç kimsenin kulu kölesi olmamıştır, olamaz.

Müslüman insan ferasetlidir, basiretlidir, aklını kullanır, akleder Müslüman insan. Birilerine aklını rehin olarak vermez. Bunları yeni nesillere de bu değerlerimizi çok güçlü aktarmamız lazım. İlmi, aklı, kardeşliği öne çıkaran vurguları çok kıymetlidir. İnsanlar arasında hiyerarşiden ziyade daha eşitlikçi bir ilişki üzerinde yaptığı vurgu çok çok kıymetlidir. Bu istismarlara verilecek en güzel cevap hem Üstad’ın hayatını, eserlerini daha iyi anlamak hem de daha önemlisi Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in verdiği mesajları çok daha iyi görüp anlamaktan geçiyor.

Kıymetli Katılımcılar,

İnsanlığın karşı karşıya olduğu çetin imtihanların ağırlığı karşısında asla yeise düşenlerden değiliz. Bediüzzaman’ın çok güzel bir teşhisi var. Az önce bir kardeşimiz de ifade etti. Üç tane sorun üzerinde duruyor: Cehalet, zaruret ve ihtilaf. O günkü ümmetin sorunları olarak. Bugün de çok farklı bir durumda olduğumuzu düşünmüyorum ben doğrusu. Zaruret derken daha çok bugünkü ifadeyle ekonomiyi anlıyoruz. İslam dünyasının o gün ekonomik olarak içinde bulunduğu durumu anlıyoruz.

Zaruretin olduğu yerde cehalet de olur. Ekonominizi belli bir yere getirmemişseniz topluma nitelikli bir eğitim veremezsiniz. Ve bu sizi cehaletle karşı karşıya bırakır. Zaruretlerini çözmemiş, cehalet sorunuyla karşı karşıya olan bir toplumdaysa ihtilaflar yaygınlaşır. Dolayısıyla bu sorunların cevabı da bellidir. Ekonomimizi geliştireceğiz. İnsanımızın sanatla, çeşitli dallardaki teknolojik, bilimsel çalışmalarla, üretimle daha güçlü bir ekonomik yapı inşa etmek durumundayız. Bu ekonomik yapının odağına da insanı koymamız lazım; bu kalkınma anlayışının. Güçlü bir eğitim sistemiyle insanlarımızı çok daha üst seviyede üretken hâle getirmek durumundayız. Bunları yaptığımız zaman artık insanlar boş dedikodularla birbirleriyle çekişmek yerine daha güçlü ittifaklar, birliktelikler kuracaklardır. Ve hepimiz için daha güçlü bir gelecek oluşacaktır. Dolayısıyla bu ortaya konan değerlendirmenin bugün yeni gelişmelerle birlikte okunmasının ben yine çok değerli olduğunu ifade etmek istiyorum. İnancımızın öğrettiği adaleti ve merhameti yaşamak, gençlerimize güvenli bir gelecek sunmak ve insanlığın meselelerine çözüm üretmek birbirini tamamlayan unsurlardır.

Bu kapsamda terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge vizyonumuz da bu yaklaşımla örtüşmektedir. Terörü kalıcı bir şekilde ülkemizin gündeminden çıkarmak istiyoruz. Bölgemizin gündeminden de çıkarmak istiyoruz. Neden bunu istiyoruz?

Değerli Kardeşlerim,

Az önce zaruretten, ekonomiden bahsettim. Bakın uzun bir zamandır bölgemizde emperyalist güçler, güç odakları bu bölgede yaşayan insanları birbiriyle çatıştırıp onlar kavga ederken bölgenin kaynaklarını sömürüp götürüyorlar. Biz diyoruz ki Türkiye Cumhuriyeti olarak, kardeşleriniz olarak bu çekişmeleri bir tarafa bırakmalıyız, etnik kavgaları, mezhebî kavgaları bir kenara bırakmalıyız, birlik içinde olmalıyız, terörün konuşulmadığı bir bölge oluşturmalıyız. Ve artık kaynaklarımızı başkaları gelip sömürmemeli. Bu kaynaklar bu bölgedeki insanlar tarafından kullanılmalı.

Suriye’nin kaynakları Suriyeliler için kullanılmalı. Irak’ın kaynakları Iraklılar için kullanılmalı. Libya’nın kaynakları Libyalı kardeşlerimiz için kullanılmalı. Bunu başarmak zorundayız. Bizi birbirimize düşürüp kaynaklarımızı sömüren emperyalist odaklara vereceğimiz en güzel cevap birliğimizi kardeşliğimizi güçlendirmek, ihtilaflarımızı bir tarafa bırakıp güç birliğiyle bu oyunu bozmaktır. Türkiye içinde de bölgemizde de bunu yapmaya kararlıyız. Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge dediğimiz; Arabıyla, Türküyle, Kürdüyle, Farsıyla, hangi mezhepten, meşrepten olursa olsun, Müslümanıyla, gayrimüslümüyle bu toprakların insanlarını bir araya getirmek, buluşturmak ve geleceği çok daha güçlü bir birlik zemininde inşa etmektir.

Sahip olduğumuz insan kaynağını ilmî birikim ve ekonomik potansiyelle değerlendirerek Türkiye Yüzyılı’nı ve bölgemizin, gönül coğrafyamızın yüzyılını hep birlikte inşa edeceğiz inşallah.

Değerli Katılımcılar,

Bugün bu sempozyumda paylaşılacak önerilerin eğitimden sosyal politikaya, ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar geniş bir alanda yürüttüğümüz çalışmalara değerli katkılar sunacağına inanıyorum. Bu düşüncelerle sempozyumun düzenlenmesinde emeği geçen İstanbul İlim ve Kültür Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Said Yüce başta olmak üzere vakfın tüm mensuplarına, bilim ve düzenleme kurullarına, destek veren tüm kurumlarımıza, siz kıymetli katılımcılara teşekkür ediyorum. Ömrünü iman, ilim ve tefekküre adayarak nesillere rehberlik eden Bediüzzaman Said Nursi’yi ve onun gerçek yol arkadaşlarını saygıyla yâd ediyorum. Rahmetle yâd ediyorum. Şunu da hatırlatmak istiyorum bir kez daha. Bediüzzaman Said Nursi bu ülkenin, bu toprakların insanıydı. Emperyalistlere karşı mücadele etti. Bu topraklarda mücadelesini sürdürdü. Birileri gibi başka ülkelere kaçıp oradan bu ülkeyi karıştırmaya çalışmadı. Hepinizi bir kez daha saygıyla, sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum. Allah’a emanet olun.