Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Sosyal Medya

13.Bediüzzaman Sempozyumunda Bilal Erdoğan’dan Tarihi Konuşma

İstanbul’da bugün başlayan 13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu’nun açılış oturumunda  İlim

İstanbul’da bugün başlayan 13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu’nun açılış oturumunda  İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Necmettin Bilal Erdoğan da bir konuşma yaptı. Necmettin Bilal Erdoğan’ın İstanbul Taksim Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) 13. Bediüzzaman sempozyumu açılış oturumunda yaptığı tarihi konuşma metnini sunuyoruz.

“Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû.

Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. 13. Bediüzzaman Sempozyumu hayırlara vesile olsun inşallah.

Akademinin, ilmin ve fikrin imkânlarıyla insanlığın karşı karşıya olduğu önemli meseleleri konuşmak üzere bir aradayız. İnsanlık çok katmanlı bir krizler dönemi yaşıyor. Savaşlar, yerinden edilen milyonlar, soykırım, ekonomik eşitsizlik, çevre sorunları, aile yapısındaki aşınma, gençlerin yalnızlığı, bilgi kirliliği ve teknolojinin ortaya çıkardığı yeni ahlaki meseleler aynı çağın içinde yan yana duruyor.

İlk bakışta bunların her biri ayrı bir alanın problemi olarak görünüyor. Fakat biraz daha derine indiğimizde ortak bir meseleyle karşılaşıyoruz. İnsan elindeki gücü hangi ölçüyle kullanacak? Serveti hangi ölçüyle kazanacak ve paylaşacak? Bilgiyi hangi ölçüyle üretecek ve yayacak? Teknolojiyi hangi ölçüyle geliştirecek? Kısacası insan hayatını hangi ölçüye göre yaşayacak?

Bence bugün yaşadığımız pek çok krizin temelinde bir mizan ve ölçü problemi var. Kur’an tam da bize burada yol gösteriyor. Yunus suresinde Rabbimiz Kur’an’ı bir öğüt, kalpteki hastalıklara bir şifa, rehber ve rahmet olarak tarif ediyor. Kur’an’ın insana sunduğu mizan hayatın bütün alanlarını kuşatıyor. İnsanın Rabbi ile ilişkisini, başka insanlarla ilişkisini, servetle, tabiatla, bilgiyle, arzularıyla ve elindeki güçle ilişkisini bir ölçüye bağlıyor.

Çünkü bugün insanlığın bilgi birikimi çok büyük. Teknolojik kapasitemiz tarihte görülmemiş seviyelere ulaşmış. Muazzam bir servet üretilmiş. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna sadece saniyeler içerisinde ulaşabiliyoruz. Ama bütün imkânlar adaleti, huzuru ve anlamı aynı ölçüde maalesef büyütmedi. Demek ki mesele ne kadar güçlü olduğumuzdan ne kadar gelişmiş olduğumuzdan ibaret değil. O gücü ve gelişmişliği ne için ve nasıl kullandığımız da önemli.

Bunun en ağır örneğini savaşlarda görüyoruz. Bugün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde 15 ülke, bunların içerisinde 5 daimi üyenin veto yetkisi diğer ülkelerin, dünyanın bütün ülkelerinin iradelerinin önüne geçebiliyor. Bir salonda alınan siyasi kararın veya alınamayan kararın karşılığı, binlerce kilometre ötede bombardıman altında kalan bir Gazzeli çocuk olabiliyor.

Daha vahimi, benzer acılara mağdurun kimliğine göre farklı tepkiler verilebiliyor. Bir yerde hayatını kaybeden siviller günlerce dünya gündeminde kalırken başka bir coğrafyada yaşanan büyük bir insanlık dramı birkaç saniyelik haber görüntüsüne dönüşebiliyor. Ukrayna-Rusya savaşıyla Gazze soykırımını aynı dönemde yaşarken Avrupa medyasında özellikle ilk yıllarda bu iki çatışmaya, bu iki zulme, bu iki savaşa ve tabii ki Gazze’deki soykırıma yaklaşımın ne denli dengesiz olduğunu çok net bir şekilde hep birlikte izledik.

Kur’an burada çok açık bir ölçü koyuyor. Yani Ukrayna’daki çocuklar sarışın, Gazze’deki çocuklar esmer. Bunun bir farkı olmadığını, olmaması gerektiğini bize hatırlatıyor. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun.” diyor Allahü Teâlâ. Kur’ânî adaletin en güçlü taraflarından biri budur.

Adalet karşımızdakinin kimliğine göre değişmez. Zulmün faili değiştiğinde zulmün adı değişmez. Mağdurun dini, ırkı, milleti, rengi veya pasaportu insan hayatının anlamını, değerini değiştirmez. İşte bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu ölçülerden biri de budur. Aidiyetlerimizi adaletin önüne koymamak.

Mizanın bozulduğu ikinci büyük alan servet ve tüketimle kurduğumuz ilişkidir. Aynı şehirde bir insan hangi lüks otomobili alacağını düşünürken birkaç sokak ötede başka bir insan hangi temel ihtiyacından vazgeçeceğini hesaplıyor olabiliyor.

Kur’an serveti reddetmiyor, meşru kazancı, mülkiyeti, ticareti kabul ediyor; fakat servetin insanı esir almasına ve toplumsal sorumluluktan kopmasına karşı güçlü bir ahlak ortaya koyuyor. Zekât bunun için var, infak bunun için var ve Allahü Teâlâ servetin, sermayenin biriktirilmemesine yönelik bir mizan önümüze koyuyor.

Kul hakkı hassasiyetini hayatımızın bir ölçütü olarak önümüze koyuyor. Kur’an bize “Ne kadar kazandın?” sorusunun yanında başka sorular da soruyor.

Tüketim konusunda da benzer bir ölçüye ihtiyacımız var. Çalışan telefonumuzu yeni modeli çıktığı için eski görüyoruz. Dolabımızda giymediğimiz kıyafetler dururken yenilerini alıyoruz. Bir tarafta tonlarca gıda çöpe giderken başka bir tarafta insanlar temel gıdaya ulaşmakta zorluk çekiyorlar. Lauren Hanım’ın az önce bahsettiği gibi bütün hayatımızın odağının bireylerin tüketmesine, devamlı yenisini almasına doğru şekillendirildiği algoritmalar hayatımıza düzen veriyor.

Kur’an’ın ölçüsü çok yalın oysa: “Yiyin, için fakat israf etmeyin.” Nimetten faydalanacağız, üreteceğiz, kazanacağız fakat bütün bunları ölçüyü kaybetmeden yapacağız.

Bugün ölçüye en fazla ihtiyaç duyduğumuz alanlardan biri de elbette ki bilgi ve teknolojidir. Eskiden yanlış bir haberin yayılması zaman alıyordu, işte Firavun’un devrinde olduğu gibi. Bugün birkaç saniye yetiyor.

Yapay zekâ ile hiç söylenmemiş bir sözü söylenmiş, hiç yaşanmamış bir hadiseyi yaşanmış gibi göstermek mümkün. Az önce seyrettiğimiz o güzel etkileyici filmin tamamen yapay zekâ ile üretildiğine artık alışıyoruz. Bir insanın sesi taklit edilebiliyor, görüntüsü üretilebiliyor. Birkaç saniyelik video milyonlarca insan tarafından saniyelerde izlenip etkileyici olabiliyor.

Teknoloji geliştikçe buna baktığımız zaman ahlaka duyduğumuz ihtiyaç aslında azalmıyor, artıyor. Kur’an’ın asırlar önce koyduğu “Size bir haber geldiğinde onu araştırın.” ölçüsü bugün hepimizin cebinde telefonu ile birlikte taşıması gereken bir ölçüye dönüşüyor.

Paylaşmadan önce araştırmak… “Kişiye günah olarak duyduğunu aktarması yeter.” diyor Peygamber Efendimiz. Şu anda işte telefonlarımızla yaptığımız paylaşma işi, araştırmadan gelir gelmez paylaşma işi. Bir insan hakkında hüküm vermeden önce kaynağa bakmak yani; duyduğumuz her sözü taşımamak ve teknolojinin imkânlarıyla kul hakkını çiğnememek.

Bunların hepsi artık gündelik hayatımızın ahlaki meseleleridir. Teknoloji bize neyi yapabileceğimizi söylüyor. Fakat her yapabildiğimiz şeyi yapmamız gerekip gerekmediği sorusuna teknoloji cevap vermiyor.

Bugün yapay zekânın gelişiminde kurallar nasıl olmalı konusunda dünya ittifak etmiş değil, yapay zekâyı sadece teknoloji için, geliştirmiş olmak için geliştirmek durumuyla karşı karşıyayız. Bu geliştirmenin neticesinde toplumlar nasıl etkilenecek, sosyal ilişkiler nasıl etkilenecek, insan ırkı nasıl etkilenecek? Bunun üzerine çalışma yapmaya, kafa yormaya fırsatımız dahi olmuyor. Dolayısıyla burada ahlaka, hikmete ve mizana ihtiyacımız var.

Bir diğer önemli meselemiz, tabii ki aile ve gençlik. Teknolojinin dünyayı birbirine bağladığı bir çağda, aynı evin içindeki insanların birbirinden uzaklaşabildiğini görüyoruz. Aynı sofrada dört kişi otururken her biri aynı esnada başka bir ekrana bakıyor olabiliyor.

Gençlerimiz binlerce insanla bağlantı hâlinde; buna rağmen bir yalnızlık ve anlam arayışı içerisinde hayatlarının en çalkantılı dönemlerini yaşıyorlar. Çünkü bağlantıda olmak bağ kurmakla aynı şey değil.

Üstelik gençler sürekli başkalarının hayatlarının en güzel anlarına bakıyorlar. Birinin başarısını, diğerinin seyahatini, bir başkasının evini, otomobilini, görünüşünü görüyor. Sonra kendi hayatının tamamını başkasının seçilmiş birkaç karesiyle karşılaştırıyor.

Bütün bunların altında çok temel bir soru var. “Ben niçin yaşıyorum?” Kur’an insanı işte tam da bu soruyla yüzleştiriyor. İnsanın hayatına bir istikamet veriyor. Eğitimine, mesleğine, ailesine, kazancına, başarısına ve kaybına Allah karşısında bir anlam ve sorumluluk kazandırıyor.

Gençlerimize iyi bir eğitim, iyi bir meslek ve iyi imkânlar sunmamız elbette ki çok önemli. Fakat bütün bunlarla beraber niçin yaşadığını bilen, hayatını anlamlı bir bütünün parçası olarak gören bir insan yetiştirmek zorundayız.

Değerli hocalarım, 60 ülkeden fazla katılmış 300’e yakın uluslararası akademisyen, âlim burada. Bütün bu meseleleri yan yana koyduğumuzda aslında aynı yere geliyoruz.

Güç var, servet var, bilgi var, teknoloji var, imkân var. Bunları hangi istikamette kullanacağız? Bediüzzaman’ın Kur’an’ın medeniyetini tarif ederken ortaya koyduğu ölçü tam da burada önem kazanıyor. “Nokta-i istinadı kuvvete bedel haktır ki şe’ni adalet ve tevazündür.” Hedef de menfaat yerine fazilettir.

Yani gücün karşısına hakkı, menfaatin karşısına fazileti koyuyor. Devamında da hayatın temel düsturunu çatışma yerine yardımlaşma olarak tarif ediyor.

İmkân, mizandan koptuğunda kriz büyüyor, güç zulme, servet tahakküme, bilgi fitneye, teknoloji insanın kendi eliyle ürettiği yeni sorunlara dönüşebiliyor. Aynı imkân adaletle, hikmetle ve sorumlulukla buluştuğunda ise bambaşka bir dünya mümkün oluyor.

Kur’an’ın çağımıza söyleyeceği söz tam burada büyük önem taşıyor. Kur’an insanın elindeki imkânı küçültmüyor. Ona istikamet veriyor. Onu bazılarının düşündüğü gibi esirleştirmiyor, bilakis özgürleştiriyor.

Gücü adaletle buluşturuyor, serveti infakla buluşturuyor, bilgiyi hakikatle buluşturuyor, aileyi merhametle buluşturuyor. Tabiatı emanet bilinciyle, teknolojiyi mesuliyetle buluşturuyor.

Bizim ilim ehline büyük sorumluluk düşüyor. Farklılıklarımızı, Ali Karadaği hocamızın da söylediği gibi çekişmeye dönüştürmemeliyiz. Meselelerimizi toplumun önünde birbirimizi yıpratacak bir dille tartışmamalıyız. İlmin, hikmetin ve istişarenin rehberliğinde onun gerektirdiği soğukkanlılık ve olgunlukla hareket etmeliyiz.

Çünkü ilim ehlinin sözü kendisiyle sınırlı kalmıyor. O sözün arkasından insanlar geliyor, gençler geliyor, yeni nesiller geliyor. Gençlere acaba nasıl örnek oluyoruz? Biz nasılsak gençler ondan daha iyi mi olacak acaba, daha kötü mü olacak acaba? Bazen bunu ıskalıyoruz.

Birbirimizi eksilten bir dil yerine, birbirimizi tamamlayan bir anlayışa ihtiyacımız var. Eksikliklerimizi görüp tespit etmek yerine, birbirimizdeki güzellikleri görüp onlara vurgu yapmalıyız. İhtilafımızı edeple, ilmimizi hikmetle, kardeşliğimizi hukukla taşımamız gerekiyor.

Çağlar değişiyor, araçlar değişiyor, teknoloji değişiyor. Gücün biçimi ve bilginin hızı değişiyor. Fakat insanın mizana olan ihtiyacı değişmiyor. Her zamankinden belki bugün daha da fazla. Bugün insanlığın temel ihtiyacı elindeki büyük imkânları hayrın istikametine çevirecek ölçüyü yeniden bulmaktır.

Çünkü mesele dünyayı değiştirecek kadar güçlü olmakla bitmiyor. Asıl mesele o gücü adalete, rahmete, hayra tahvil edebilmektir. Kur’an’ın çağrısı da budur. İmkânı hayra, gücü adalete, hayatı hakikate yöneltmek.

Rabbim bizleri bu istikametten ayırmasın, birliğimizi, beraberliğimizi ve kardeşliğimizi hak üzere daim etsin inşallah. Allah’a emanet olun, sağ olun, var olun.”