Bayburt’un Yeşilyurt Köyü’nde başlayan hafızlık yolculuğundan Gümüşhane Arzular Kur’an Kursu’na, Haseki’de kıraat hocalığından Avrupa’daki din hizmetlerine uzanan bir ömür… Yüzlerce kurrâ hafız yetiştiren Şeyhülkurrâ Talip Akbal Hoca, çocukluk yıllarını, Mehmet Devran Hoca ile hatıralarını, Abdurrahman Gürses Hoca’nın yanında geçen kıraat tahsilini, Avrupa’daki hizmetlerini ve kırk yılı aşkın ilmî emeğinin ürünü olan üç ciltlik “Suverü’l-Kıraati’l-Kur’aniyyeti’l-Aşreti’l-Kübra” adlı eserini anlattı.
RÖPORTAJ: AV. FEHMİ ATAY – TV PROGRAM YAPIMCISI, YAZAR

Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi’ni tamamladıktan sonra Kur’an-ı Kerim kıraat hocası olarak yüzlerce kurrâ hafız yetiştiren, yurt içi ve yurt dışındaki müsabakalarda jüri üyeliği yapan, Batı Avrupa ülkelerinde uzun yıllar din hizmetinde bulunan Şeyhülkurrâ Talip Akbal Hoca’nın hayat hikâyesi, henüz çocukluk çağında başladığı Kur’an yolculuğunun izlerini taşıyor.

1954 yılında Bayburt’un Yeşilyurt Köyü’nde dünyaya gelen Akbal, ilkokula başlamadan önce hafızlığını tamamladı. Gümüşhane’nin Arzular Köyü’nde Mehmet Devran Hoca’nın yanında tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve ferâiz gibi ilimleri tahsil etti. Daha sonra Haseki’de kıraat eğitimini tamamladı ve mezuniyetinin hemen ardından aynı kurumda hocalığa başladı.
Röportajımıza Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başlayan Talip Akbal Hoca ile çocukluk yıllarından hafızlığa, Gümüşhane’den Haseki’ye, Avrupa’daki din hizmetlerinden kıraat ilmine uzanan bir ömrü konuştuk.

“ÇOCUK OLUP ÇOCUKLUĞUMUZU YAŞAYAMADIK”
Fehmi Atay: Hocam, her şeyin başladığı yere gidelim. Nerede doğdunuz?
Talip Akbal: 1954 yılında Bayburt’un Yeşilyurt Köyü’nde dünyaya geldim. Çocukluğumuz… Aslında biz çocuk olup çocukluğumuzu yaşayamadık. Genç olup gençliği de bilemedik. Yaşlılık dönemimizde de elhamdülillah bu işlerin meşguliyeti bizi başka şeylerle uğraşmaya pek bırakmadı. Yeşilyurt Köyü’nde doğdum ve ilkokuldan önce hafızlığımı köyümde tamamladım.

–Hafızlık hocanız kimdi?
-Şakir Hoca’ydı. O zaman oldukça yaşlıydı. Kendine özgü bir eğitim anlayışı vardı. Hafızlığımı da kısa zamanda tamamladım. Köyün ilk hafızlarından biriydim. Aynı zamanda köyümün ilk resmî memuru da benim. Daha sonra başka arkadaşlarımız da hafız oldu.

YEŞİLYURT’TA KUR’AN’LA İÇ İÇE BİR ÇOCUKLUK
Talip Akbal’ın hafızlık yıllarının geçtiği Yeşilyurt, yalnızca doğduğu köy değil, Kur’an’la kurduğu güçlü bağın da ilk durağıydı.
–Köyünüzü nasıl hatırlıyorsunuz?
-Bizim köyümüz Bayburt merkeze sınırdır. Çoruh’u sağınıza alıp Erzurum çıkışında birkaç kilometre gittikten sonra köprüden sağa geçtiğinizde bizim köyün arazilerine ulaşırsınız.
Yeşilyurt, adı gibi suyu ve yeşilliği bol bir köydür. İnsanlar daha çok hayvancılık ve çiftçilikle geçinirdi. O zamanlar Bayburt’un 180 küsur köyü olduğu söylenirdi. Bunların içinde mahkemelik olmamış iki köyden birisinin bizim köy olduğu anlatılırdı. İnsanlar arasında bir problem olduğunda köyün büyükleri ve ihtiyar heyeti toplanır, tarafları barıştırırdı.
Kışları çok kar yağardı. Yazın çiftçilik ve hayvancılık yapılır, kış geldiğinde ise insanlar köy odalarında yaş gruplarına göre toplanır ve çokça Kur’an okurlardı.
Rahmetli babam hafız değildi ama aynı anda altı hatmi yürütürdü. Bir hatme başlar, altı cüz ilerledikten sonra ikinci bir hatme başlar, ardından diğerlerini devam ettirirdi. Bunları günün belli vakitlerine taksim etmişti.
Biz de yıllarca mukabele okuduk. O zamanlarda bir hafız mukabeleyi ezberden okumuyorsa insanlar onu pek hafız saymazdı. Elhamdülillah hafızlığımız kuvvetliydi.


“GECELERİ KENDİ KUR’AN SESİMLE UYANIRDIM”
–Çok küçük yaşta hafız oldunuz. O günleri hatırlıyor musunuz?
-İnanın, “Nasıl yaptığımızı hatırlamıyorum.” desem yeridir. Fakir çocuktuk. Fakat bir şeyi çok iyi hatırlıyorum: Hafızlık çalıştığım dönemde geceleri kendi sesimle uykudan uyandığım olurdu.
Gün boyu ders çalışıp ezber yaptığımız için beyin herhâlde gece de devam ediyordu. Rüyamda ders çalışıyor, Kur’an okuyordum. Birçok defa kendi sesime uyandım. Bazen babamın anneme, “Bak, bak, yine okuyor.” dediğini duyarak uyandığımı hatırlıyorum.
Kur’an-ı Kerim’in ezberlenebilir çok farklı bir özelliği var. Bir cümleyi okuduğunuzda diğeri onu çağrıştırıyor, aralarında âdeta bir zincir oluşuyor.

HAFIZLIĞIN ARDINDAN İLKOKULA BAŞLADI
Talip Akbal’ın eğitim hayatı da sıra dışıydı. Hafızlığını tamamladıktan sonra ilkokula başlayan Akbal, kısa sürede sınıf atlattı.
–İlkokul yıllarınız nasıl geçti?
-Köyümde ilkokula toplam iki yıl bir ay kadar devam ettim. Benimle yaşıt bir yeğenim okula gidiyordu. Daha okula başlamadan akşamları onunla çalışırken okuma yazmayı öğrenmiştim. İlkokulda bir ay okuduktan sonra öğretmenim benimle ilgilendi. Sonra bir müfettiş geldi, beni imtihan etti ve dördüncü sınıfa geçirdi. zaman köylerde tek öğretmen olabiliyordu ve beş sınıf aynı salonda ders görüyordu. Öğretmen bir sınıfa ders anlatırken ben diğer sınıfların derslerini de dinlerdim.
–Müfettişle ilgili ilginç bir hatıranız da var.
-Evet. Muhtarın odasında müfettiş, öğretmenimiz ve muhtar vardı. Duvarda bir kuş tüfeği asılıydı. Müfettiş bana pencereden dışarı bakmamı söyledi. Ağacın üzerinde beş kadar kuş vardı.
“Şu tüfekle ikisini vursam kaç kuş kalır?” diye sordu.
Herhâlde benim “Üç kuş kalır.” dememi bekliyordu. Ben, “Tüfeğin sesinden orada hiç kuş kalmaz.” dedim.
Şaşırdı. Daha sonra sınav yaptılar ve sınıf atlattılar.
“ŞEYHÜLKURRÂ BİR PAYEDEN ÇOK, KIRAAT HOCALIĞININ VASFIDIR”
Talip Akbal Hoca ile konuştuğumuz önemli konulardan biri de toplumda zaman zaman birbirine karıştırılan “Şeyhülkurrâ” ve “Reisülkurrâ” kavramları oldu.
–Şeyhülkurrâ kimdir? Reisülkurrâ’dan farkı nedir?
-Kıraat ilminde “şeyh”, hoca anlamında kullanılır. Kıraat ilmini okumuş fakat başkasına okutmamış kişiye “kurrâ” deriz. Okuduğu kıraat ilmini başkalarına da vermiş, talebe yetiştirmiş ve icazetlendirmiş kişiye ise kıraat hocası anlamında “Şeyhülkurrâ” denilir.
Bir şehirde kıraat ilmi okutan birden fazla hoca varsa bunların her biri Şeyhülkurrâ olarak anılabilir. Çünkü bu ayrıca verilen bir payeden ziyade, ders okutmak ve talebe yetiştirmekle ilgili bir vasıftır.
Reisülkurrâ ise farklıdır. Bir ülkede aynı anda bir Reisülkurrâ bulunur.
–Peki Reisülkurrâ nasıl belirleniyor?
-Esas alınan ölçülerden biri kıraat icazet tarihidir. Vefat eden Reisülkurrâ’dan sonra yaşayanlar içerisinde kıraat icazeti en eski olan kişi dikkate alınır. Fakat hâlen dersle meşgul olması gibi başka şartlar da vardır. Kıraat okumuş fakat hiç okutmamış olmak yeterli değildir.
Reisülkurrâ bir mazereti sebebiyle bir merasime katılamadığında, onu temsilen vekâleten de görev yapıyoruz. Hafızlık icazet merasimlerine gidiyor, merasimi yönetiyor ve sonunda Reisülkurrâ vekili olarak dua ediyoruz.
GÜMÜŞHANE’DE BİR İLİM OCAĞI: ARZULAR KUR’AN KURSU
Talip Akbal Hoca’nın hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri Gümüşhane’nin Arzular Köyü’nde Mehmet Devran Hoca’nın kurduğu Kur’an kursu oldu.
Bayburt’ta bakkallık yapan amcası, Gümüşhane’de talebe yetiştiren büyük bir hocanın bulunduğunu öğrenince oğlu Osman ile Talip Akbal’ı Arzular’a götürmeye karar verdi.
–Arzular Kur’an Kursu’na ilk gidişinizi hatırlıyor musunuz?
-Amcam daha önce gidip görüşmüş. Talebeler de etrafına toplanıp, “Getireceğin çocuklar nasıl?” diye sormuşlar. Amcam, “İki tane getireceğim. Biri benim oğlum, biri de küçük; ama küçüğün hafızlığı daha kuvvetli.” demiş.
Bizi götürdüğünde oradaki büyük talebeler hemen hafızlığımı yoklamaya başladılar. Kur’an’ın farklı yerlerinden sorular sordular. Bir yerde beni yanıltmak için ayeti bölerek sordular. Ben de, “Yok, ayeti bölmüşsün.” dedim.
Bunun üzerine, “Maşallah, bırakın çocuğu, yormayın.” dediler. Kursa böyle başladık.
BİR ZAMANLAR HOCASI OLANLARA DERS OKUTTU
Arzular Kur’an Kursu sıradan bir hafızlık kursu değildi. Burada Kur’an eğitiminin yanı sıra tefsir, hadis, fıkıh, usul ve ferâiz gibi klasik İslami ilimler okutuluyordu.
Talip Akbal’ın yaşı küçük olmasına rağmen derslerdeki başarısı kısa sürede dikkat çekti.
–Kursta eğitim sistemi nasıldı?
-Sabah yüzüne okuyanlar ve hafızlık yapanlar vardı. Ardından tefsir, hadis, fıkıh, usul ve ferâiz okuyanlar gelirdi. Ben de ferâizi orada okudum.
İlk zamanlar bazı büyük abilerden ders aldım. Onlardan ikisi askere gitti. Biz bu sırada derslere devam ettik. Askerlikten döndüklerinde Hocaefendi bu defa onları bana verdi ve ben okutmaya başladım.
Yani bir zamanlar hocanız olan insanlar sonradan talebeniz olabiliyor.
Kendi aralarında, “Daha dünkü çocuk bizi okuttu.” diye konuştuklarını duymuştum.
Hocaefendi, “Bunları sen okutacaksın.” dediğinde onun yanında bile çekinmeden ders okutabiliyorduk. “Yanlışım olursa hocam düzeltir.” diye düşünürdük. Bunun bize çok faydası oldu.
MEHMET DEVRAN HOCA’NIN YANINDA SEKİZ BUÇUK YIL
–Mehmet Devran Hoca ile ne kadar birlikte kaldınız?
-Biz 22 kişilik bir grup olarak yaklaşık beş yıl okuduk ve icazet aldık. İcazetten sonra arkadaşlarımız dağıldı. Benim yaşım küçük olduğu için devam ettim ve yaklaşık sekiz buçuk yıl orada kaldım.
Mehmet Hoca’yı ne kadar anlatsak azdır.
Uzun süre ailesinin içinden biri gibi oldum. Çocukları küçüktü; beni kendi ağabeyleri sanırlardı. Bazen hocanın evinde kalırdım.
Onun evinde kaldığım gecelerde çok dikkatimi çeken bir şey vardı. Sabah namazından önce kalkar, abdestini alır, küçük bir Kur’an-ı Kerim’i eline alırdı. Odaların kapılarını tıklayıp ev halkını namaza kaldırırken herkes hazırlanıp abdestini alana kadar evin içinde dolaşarak Kur’an okurdu. Sonra namazını kılardı.
“80 KİŞİNİN İÇİNDEN BİR KİŞİ BİLE YETİŞSE BANA KÂFİ”
Arzular Kur’an Kursu’nun imkânları oldukça sınırlıydı. Kurs, büyük ölçüde vatandaşların yardımları ve köylülerin imecesiyle ayakta duruyordu.
Binanın yapımında taşların yük hayvanlarıyla taşındığını anlatan Akbal, köy ustalarının da hiçbir karşılık beklemeden çalıştığını söyledi.
–Kursta nasıl bir hayatınız vardı?
O günün şartlarında yedi-sekiz odalı, tek katlı bir binaydı. İlk başladığımızda öğrenci başına ayda 30 lira aidat verirdik. Bir ay boyunca yiyecek, içecek ve barınma için bu para elbette yeterli değildi. Kalan ihtiyaçları vatandaşlar karşılıyordu.
Mehmet Hoca camide imamlık yapıyordu fakat kursu tamamen hasbî olarak yürütürdü. Kurstan tek kuruş geliri yoktu.
Sabah namazında herkes kalkardı. Kışın namazdan sonra tekrar yatmak yoktu. Kahvaltı çoğu zaman zeytin, ekmek ve çaydı. Bazen kişi başına sekiz zeytin ve bir dilim ekmek düşerdi.
Yemekler odun ateşinde pişerdi. Henüz elektrik de yoktu; gaz lambasıyla okurduk.
Odun için köylülerden merkeplerini ister, yaklaşık dört saat yürüyerek ormana giderdik. İzin verilen ağaçları keser, merkeplere yükler ve akşam karanlığında kursa dönerdik. Getirdiğimiz odunla hem yemek pişer hem sobalar yanardı.
Dersler ise bütün bu şartlara rağmen aksatılmazdı. Mescit inşaatında gündüz çalıştığımız dönemlerde bile gece saat bire kadar ders yaptığımız olurdu.
–Kursun disiplinini sağlamak da kolay olmasa gerek?
-Kursta 13 yaşında da, 15 yaşında da, 18-25 yaşında da talebeler vardı. Kalfalık dönemimde onlarla ilgilenmek zorundaydım.
Bir gün çok yorulmuş olacağım ki Hocaefendi’ye, “Hocam, falanca ile falancayı niye burada tutuyoruz? Bunlar okumuyor.” dedim.
Hoca benim sıkıldığımı anladı ve bana hayatım boyunca unutmadığım şu sözü söyledi:
“Bak, burada 80 kişi yemek yiyor, yatıp kalkıyor, okuyor. Bunu şu sebepten, öbürünü başka sebepten gönderirsek burada talebe kalmaz, kazan da kaynamaz. Bunların içinden bir kişi bile yetişse bana kâfi.”
O zaman belki bu sözün büyüklüğünü tam anlayamamıştım. Yıllar sonra farklı yerler görüp farklı tecrübeler yaşadıkça hocanın ne kadar büyük bir ufka sahip olduğunu daha iyi anladım.
KİTAPLARIN MAHZENDE SAKLANDIĞI YILLAR
Arzular Kur’an Kursu’nda ilim yolculuğunun zorlukları yalnızca maddi imkânsızlıklarla sınırlı değildi.
Talip Akbal, Mart Muhtırası sonrasında Kur’an dışındaki bazı ders kitapları konusunda yaşadıkları sıkıntıyı da şu sözlerle anlattı:
“Bir millî eğitim müfettişi haftada bir kursa gelir olmuştu. ‘Kur’an’dan başka bir şey istemiyorum.’ gibi sözler söylüyordu. Tepeden geldiği görüldüğünde nöbetçi hemen haber verirdi. Biz de ders kitaplarını mescidin altındaki mahzene indirir, elimizde yalnız Kur’an-ı Kerim bırakırdık. Sonra mesele çözüldü ama o dönemde böyle şeyler de yaşandı.”
ASKER OCAĞINDA YÜZBAŞISINA ELİF-BÂ ÖĞRETTİ
Gümüşhane’deki eğitim döneminden sonra askere giden Talip Akbal, acemi birliğini Ankara’da, usta birliğini ise Çanakkale’de yaptı.Çanakkale’deki görev yeri, hayatına yeni bir hatıra daha ekledi.
–Askerlikte din hizmetiniz devam etti mi?
-Birliğe gittiğimiz gün bölüklere ayrılıyorduk. Komutan herkese sivilde ne iş yaptığını soruyordu. Bana geldiğinde, “İmam-hatibim.” dedim.
Daha sonra yüzbaşım beni odasına çağırdı ve Kur’an öğrenmek istediğini söyledi. “Bana Müslüman mısın dediklerinde ‘Elhamdülillah’ diyorum ama gerisini bilmiyorum. Öğretmemişler.” dedi.
Bir Elif-Bâ buldum. Önce kendi yüzbaşımdan başladık. Daha sonra bölükte din dersi yapmakla görevlendirildim.
Yıllar sonra Hollanda’da görevdeyken bir sohbet sırasında komutanımdan söz ettim. Oradaki bir vatandaşın akrabası çıktı. Yaklaşık otuz yıl sonra telefonla yeniden görüştük.
Kayseri’de Murat Camii’nde buluştuk. Onu hemen tanıdım. Yanına gidip sarıldım ve “Komutanım…” dedim.
Sonradan Arapça da okuduğunu öğrendim. Yıllar önce attığımız küçücük bir tohumun devam ettiğini görmek beni çok mutlu etti.
BABASININ ÖLÜMÜNÜ DÖRT AY SONRA ÖĞRENDİ
Talip Akbal’ın askerlik yıllarında yaşadığı en ağır hadise ise babasının vefatıydı.
–Babanızı askerdeyken kaybettiniz. Size haber verilmediği doğru mu?
-Evet. Askerde bulunduğum sırada babam trafik kazasında vefat etmiş. Fakat bunu bana söylememişler.
Babamın ağzından mektuplar yazılmaya, harçlığım gönderilmeye devam etmiş. Terhis olup eve döndüğümde babamın dört ay önce vefat ettiğini öğrendim. Kolay şeyler değil. Ama yapacak bir şey yok. Allah’a tevekkül edip yolumuza devam ettik.
HASEKİ’YE SON 15 DAKİKADA BAŞVURDU
Askerlikten sonra Bayburt’ta imam-hatip olarak göreve başlayan Talip Akbal, bir süre bugünkü Demirözü’nde bir Kur’an kursunun yapımı için çalıştı. Ardından hayatının bir başka önemli dönüm noktası gerçekleşti.
–Haseki’ye gidişiniz nasıl oldu?
-Bir gün ikindi namazından sonra çarşıda yürüyordum. Rahmetli Turan Hoca ile karşılaştım.
“Başvurdun mu?” dedi.
“Nereye?” diye sordum.
“Haseki’ye.” dedi.
Ben Haseki’nin adını bile duymamıştım. Yeni evlenmiştim ve imamlığa devam etmeyi düşünüyordum.
Turan Hoca, “Tam sana göre. Hafızlığın var, Arapçan var.” dedi ve elimden tutarak beni müftülüğe götürdü.
Meğer müracaatın son günüymüş. Başvuruların kapanmasına yalnızca 15 dakika kalmıştı.
Sınav için Ankara’ya yedi-sekiz arkadaş gittik. O dönem 16 kişi alındı ve bunların yedisi Bayburtlu çıktı.
15 Mayıs 1980’de Haseki’de eğitime başladık.
ABDURRAHMAN GÜRSES HOCA’DAN UNUTULMAZ NASİHAT
Talip Akbal’ın Haseki yıllarındaki en önemli hocalarından biri Reisülkurrâ Abdurrahman Gürses’ti.
–Abdurrahman Gürses Hoca’yı nasıl hatırlıyorsunuz?
Cuma günleri son derste kısa bir dua ederdi:
“Yâ Rabbi, şu dönemi mezun edene kadar bana mühlet ver.”
Elhamdülillah biz mezun olduk. Mezuniyetimiz Beyazıt Camii’nde yapıldı. Mezuniyet sonrasında bize yaklaşık on dakikalık bir nasihatte bulundu. Şöyle dedi:
“Bakın arkadaşlar, şimdi kıraat okudunuz. Her biriniz Anadolu’nun bir yerine gideceksiniz. Gittiğiniz yerde esip savurmaya kalkışmayın. Elin oğlu çıkar, sizin kıraat okuduğunuza bakmaz; Karabaş Tecvidi ile kulağınızdan tutar, sizi yatırır kaldırır.”
Bize tevazuyu ve temel bilgiyi küçümsememeyi öğütlüyordu. Bu sözü hiç unutmadım.
MEZUN OLDUĞU HASEKİ’DE HOCA OLARAK KALDI
Haseki’deki eğitim tamamlandıktan sonra Talip Akbal’ın hayatında beklemediği bir gelişme yaşandı.
Mezunların görev evrakları okunurken üç kişinin evrakı çıkmadı: Talip Akbal, Burhan Gencer ve Mehmet Çevik.
–Ne olmuştu?
-Meğer üçümüzü Haseki’de hoca olarak bırakmaya karar vermişler.
Böylece mezun olur olmaz asistan olarak başladık. Abdurrahman Gürses Hocamızın yanında derslere girip çıkıyor, not tutuyor ve hizmet ediyorduk.
Abdurrahman Hoca yazıya çok önem verirdi.
Bir gün bize, “Azizim, iyi yazın. Bu yazmalar önemli. Biz bazı şeyleri yazmasaydık kırk sene sonra bunu nasıl okutacaktık?” dedi. Yalnızca dersi dinlemek değil, kıraat birikimini yazılı hâle getirmek de çok önemliydi.
YILLARCA EL YAZISIYLA KIRAAT MECMUALARI HAZIRLADI
Talip Akbal’ın bugün ilmî eserlere dönüşen kıraat çalışmalarının temeli de Haseki’de atıldı.
–Masadaki el yazması defterler o yıllardan mı kaldı?
-Evet. Önce Aşere’ye başladık. Aşere mecmuasını üç cilt olarak hazırladık. Önce tamamını el yazısıyla yazdım, daha sonra yıllarımı vererek bilgisayar ortamına aktardım.
O yıllarda uygun kâğıt bulmak bile problemdi. Dersten çıkar, Cağaloğlu’nda kâğıt arardık. Dolma kalem kullanıyorduk. Mürekkep kâğıdın diğer tarafına geçiyordu. Bir süre kalın bakkal defterlerine yazdık.
Aşereyi bitirince daha kaliteli kâğıda ihtiyaç duyduk. Türkiye’de istediğimiz kâğıdı bulamayınca Fransa’dan getirttik.
Hocamız da yazılarımızı çok sıkı kontrol ederdi. Bir gün yazılarımız hoşuna gitmiş olacak ki şakayla, “Ben size güzel yazın dedim ama hocanızı kıskandıracak kadar da değil!” dedi.
ÜÇ YILLIK GÖZ NURU ÇEYİZ SANDIĞINDAN ÇIKTI
Talip Akbal Hoca’nın el yazması mecmualarıyla ilgili en duygulu hatıralarından biri, yakın arkadaşı Burhan Gencer Hoca ile ilgili.
“Abdurrahman Hocamız bir gün bana, ‘Talip, sen bir gün gideceksin. Bunları kime bırakacaksın? Bunlar parayla alınmaz, üç yılın göz nuru.’ dedi.
Ben de, ‘Burhan Efendi’ye bırakırım.’ dedim. ‘Şimdi oldu.’ dedi.
Yıllar sonra ben Hollanda’dayken Burhan Efendi vefat etti. Türkiye’ye döndüğümde evlerine ziyarete gittik. Kütüphaneye baktım; Burhan Efendi’nin kendi mecmuaları vardı ama benimkiler görünmüyordu.
Yenge hanıma sordum.
Çeyiz sandığını açtı. Benim verdiğim her cildi ayrı ayrı havlulara sarmış ve sandığın içine koymuştu. Kendi eşinin kitapları kütüphanede duruyordu ama benim emanetlerimi gözü gibi korumuştu.
O anda yıllarca beraber okuduğum arkadaşımı hatırlayıp ağladım.
Hocamın ‘Bunları herkese emanet etme.’ sözünün ne demek olduğunu o gün daha iyi anladım.”
“HANIM BİZİM ÇOK KAHRIMIZI ÇEKTİ”
Talip Akbal Hoca’nın yoğun ilim hayatının arkasında ailesinin büyük fedakârlığı da vardı.
1979 yılının başında evlenen Akbal, 1980’de Haseki’ye geldiğinde ilk çocuklarının yaklaşık beş aylık olduğunu anlattı.
“Hanım bizim çok kahrımızı çekti. Öğlene kadar dersteydik. Öğleden sonra ertesi günün derslerini hazırlıyor, kaynaklardan okuyup yazıyorduk.
Kıraat çalışmaları yalnızca harfleri yazmaktan ibaret değildir. Âdeta bir matematik problemi gibi sistemi vardır. Çizgilerin, noktaların, kısa ve uzun işaretlerin her birinin ayrı anlamı vardır.
Gecelere kadar yazardım. Hanım ‘Sofra hazır.’ derdi. Ben, ‘Tamam, bir satır daha.’ derdim. Sonra çalışmaya devam ederdim. Bazen onlar yemeğini yer, o benim yemeğimi yeniden ısıtır getirirdi. Bugün bile boş durmadan yazıp çizmem, o günlerden kalma bir alışkanlıktır.”
Talip Akbal Hoca’nın üç çocuğu bulunuyor. İki kızından biri ilahiyat eğitimi alırken, Hollanda’da yaşayan diğer kızı camide çocuklarla ilgileniyor. Oğlu Muhammed ise Marmara İlahiyat mezunu ve öğretmenlik yapıyor.
AVRUPA’DA DİN HİZMETİ
Talip Akbal’ın yurt dışı görevleri 1985 yılında Fransa ile başladı. Bir yıl sonra Burhan Gencer Hoca ile Münih’e Ramazan görevlisi olarak gitti.
–O yıllarda Avrupa’daki din hizmetleri nasıldı?
-Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Avrupa’daki teşkilatlanması bugünkü kadar yaygın değildi. Haseki’de Ramazan ayında derslere ara verildiğinde hocalar yurt dışına gönderilirdi.
1985’te Fransa’ya, 1986’da Münih’e gittim.
Münih’te çok yoğun çalışıyorduk. Her gün mukabele okuyor, vakit namazlarını kıldırıyor, akşam vaaz ediyor ve teravih kıldırıyorduk. Yakın şehirlerdeki irşad programlarına da gidiyorduk. Neredeyse nefes alacak vaktimiz yoktu. O yıllarda Ramazan günleri de çok uzundu. Buna rağmen görevlerimizi yerine getirdik. Oradaki insanımız din hizmetine gerçekten susamıştı.
EINDHOVEN FATİH CAMİİ’NDE UNUTULMAZ SEFERBERLİK
Talip Akbal Hoca’nın Avrupa hatıraları içerisinde Hollanda’nın Eindhoven kentindeki Fatih Camii’nin ayrı bir yeri bulunuyor.
Yeni yapılan caminin o günkü rakamlarla yaklaşık 4 milyon Hollanda florinine mal olduğu belirtiliyordu. İnşaat sırasında bağışlar yetersiz kalınca kredi kullanılmış ve caminin önemli miktarda borcu oluşmuştu.
–Göreve başladığınızda ilk dikkatinizi çeken ne oldu?
Beni karşılayan arkadaş, “Hocam, çok güzel bir camiye geldin ama borcu çok.” dedi.
Ertesi sabah camiye gittiğimde şadırvanın başında borç ve ödeme durumunu gösteren listeyi gördüm.
Eski ve yeni dernek arasında bazı ihtilaflar yaşanmış, bunun sonucunda bağışlar durmuştu.
İlk Ramazan meseleye fazla girmedim. Önce bir sistem kurmak gerektiğini düşündüm.
Ramazan sonrasında Eindhoven’da kahveci, esnaf, market sahibi kim varsa ziyaret etmeye başladım. “Ben caminin hocasıyım, tanışmaya geldim.” diyordum. Fakat hiç kimseye para istemeye gitmedim. Önce insanlarla tanıştım ve güven ilişkisi kurdum.
“BEN BIKMADAN KONUŞACAĞIM, KADİR GECESİ BU BORCU BİTİRECEKSİNİZ”
Bir sonraki Ramazan ayında Talip Akbal Hoca, cami yönetimiyle görüşerek borcun kapatılması için yeni bir kampanya başlattı.
İlk günlerde Ramazan’ın faziletlerini anlatan Akbal, üçüncü akşam cemaatin karşısına çıkarak şöyle seslendi:
“Cemaat, sizinle bir pazarlık edeceğim. Ben her gün bıkmadan, usanmadan hayırda yarışmayı ve bu caminin borcunu anlatacağım. Hiçbirinizin kapısına para istemeye gelmeyeceğim. Ben kürsüde konuşacağım. Kadir Gecesi geldiğinde ise bu işi siz bitireceksiniz.”
Kampanyanın her aşamasında kayıt sistemine büyük önem verildi. Bağışlar isim isim kayıt altına alındı, makbuzları kesildi. Kadınların bağışlarının da mahfilden özel bir sistemle aşağı ulaştırılması sağlandı.
KADİR GECESİ YEDİ SAAT SÜREN BAĞIŞ SEFERBERLİĞİ
Kadir Gecesi geldiğinde Fatih Camii’nde büyük bir seferberlik yaşandı.
Talip Akbal Hoca o geceyi şöyle anlattı:
“Tam yedi saat camide kaldık.
Cemaate, ‘Bu caminin borcu benim için değil. Çocuklarınızın Kur’an kursu burada, İmam Hatip çalışmalarınız burada, cenazeniz, düğününüz, her şeyiniz burada. Buraya sahip çıkın.’ dedim.
Künyeler, kolyeler, bilezikler, nakit paralar… Hepsini ayrı ayrı kayıt altına aldık.
Toplanan meblağ yaklaşık bir milyon civarındaydı. O gece hiç yatmadık, sabaha kadar tasnifle uğraştık.”
Akbal’ın anlatımına göre tek bir gecede ortaya çıkan bu dayanışma, o dönem çevrede büyük yankı uyandırdı ve sonraki yıllarda farklı bölgelerden de kendisine Ramazan programları için davetler gelmeye başladı.
KIRK YILI AŞAN İLMÎ EMEK ÜÇ CİLTLİK ESERE DÖNÜŞTÜ
Şeyhülkurrâ Talip Akbal Hoca’nın çocuk yaşta başlayan ve Haseki’de sistemli bir kıraat eğitimine dönüşen ilmî yolculuğu, yıllar sonra kapsamlı bir eserle kalıcı hâle geldi.
Akbal’ın kırk yılı aşkın ilmî birikiminin ürünü olan üç ciltlik “Suverü’l-Kıraati’l-Kur’aniyyeti’l-Aşreti’l-Kübra” adlı eser HAKEV Vakfı tarafından neşredildi.
Eser, İbnü’l-Cezerî’nin Takrîb/Aşere-i Kübrâ sisteminde yer alan on kıraat imamı, râvileri ve tariklerinden nakledilen kıraat vecihlerini, İstanbul Tariki Şeyh Ahmed es-Sûfî Mesleğinin tercihleri doğrultusunda cem‘ ve vücûhât esasına göre tertip eden ileri seviye bir kıraat mecmuası niteliğinde.
Bir başka ifadeyle eser, on kıraati başlangıç seviyesinde öğretmeye yönelik bir çalışma olmaktan çok, on kıraatin Takrîb seviyesinde, tarikler birbirine karıştırılmadan nasıl cem‘ edileceğini gösteren uzmanlık kaynağı olarak hazırlandı.
Kitabın temelini, Talip Akbal Hoca’nın Haseki’de yıllarca devam eden dersler sırasında tuttuğu ve Reisülkurrâ Abdurrahman Gürses Hoca’nın denetim ve tashihinden geçen notlar oluşturuyor.
İstanbul Tariki Sûfî Mesleğini esas alan çalışmada, kıraat imamları, râviler ve tarikler arasındaki ihtilafları cem eden vücûhât ile vecihlerin tilavet sırasında birbirine bina edilmesini ifade eden indirac sistemi ayrıntılarıyla ele alınıyor.
HAKEV VAKFI ESERİN NEŞRİNİ ÜSTLENDİ
Eserin basım ve neşrini üstlenen HAKEV Vakfı, çalışmanın Kur’an ilimleri açısından taşıdığı değere dikkat çekerek Talip Akbal Hoca’nın ilmî birikiminin gelecek nesillere aktarılmasının önemini vurguladı.
Eserin takrizini kaleme alan Talip Akbal Hoca’nın talebelerinden Halim Garip de hocasının kıraat anlayışının sadece rivayetleri aktarmaktan ibaret olmadığını; edep, ahlak, ilmî titizlik ve sorumluluk anlayışıyla birlikte yürüdüğünü ifade etti.
İlmi A’lâ Yayınevi tarafından üç cilt hâlinde yayımlanan eserin nizampaj ve tashihi Halim Garip ile Osman Mert tarafından gerçekleştirildi.
EMEKLİLİKTE DE DERS VERMEYE DEVAM ETTİ
Talip Akbal Hoca, resmî görevinden emekli olduktan sonra da kıraat eğitiminden kopmadı. İnternet üzerinden ve yüz yüze derslerle öğrenci yetiştirmeyi sürdürdü.
Hayatı ve kıraat ilmindeki yeri akademik çalışmalara da konu oldu. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalında Salih Akyüz tarafından Talip Akbal Hoca’nın hayatı, kıraat ilmindeki yeri ve Haseki’deki ilmî kıraat çalışmalarını ele alan bir tez hazırlandı.
TALİP AKBAL HOCA’NIN DİĞER ESER VE ÇALIŞMALARI
Talip Akbal Hoca’nın kıraat ilmine yönelik çalışmaları “Suverü’l-Kıraati’l-Kur’aniyyeti’l-Aşreti’l-Kübra” ile sınırlı değil.
Çalışmaları arasında Aşere Mecmuası, Takrib Mecmuası, Kur’an-ı Kerim ve İlmi Kıraat Ders Notları, Suverü’l-Kıraati’l-Aşri’s-Suğra, Mufassal Kıraat-i Aşere Kavaidi, Takrib Kavaidi ile besmele ve tekbir konularına ilişkin çalışmaları bulunuyor.
Ayrıca Haseki Eğitim Merkezi kıraat eğitimi ve programı, ezan ve kamet, bazı tecvid kaidelerinin tatbikindeki farklılıklar, Aşere-Takrib tedrisatındaki uygulamalar, Kur’an tilavetinde med ölçüleri, Kur’an imlası, Türkiye’de okutulan kıraatlerde isnad halkası, İbnü’l-Cezerî’de indirac usulü ve kıraat icazet çalışmaları gibi alanlarda tebliğ ve çalışmalar gerçekleştirdi.
BİR ÖMRÜN ÖZETİ: KUR’AN, İLİM VE TALEBE
Bayburt’un Yeşilyurt Köyü’nde ilkokula başlamadan önce tamamlanan hafızlık…
Gaz lambasının ışığında sürdürülen Gümüşhane Arzular Kur’an Kursu yılları…
Mehmet Devran Hoca’nın yanında geçen uzun bir ilim yolculuğu…
Asker ocağında yüzbaşısına öğretilen Elif-Bâ…
Son 15 dakikada yapılan Haseki başvurusu…
Reisülkurrâ Abdurrahman Gürses Hoca’nın yanında sürdürülen Aşere ve Takrib tahsili…
Mezun olduğu kurumda kıraat hocalığı…
Fransa, Almanya ve Hollanda’da devam eden din hizmetleri…
Yüzlerce kurrâ hafız…
Ve onlarca yıl boyunca satır satır yazılan kıraat notlarının üç ciltlik ilmî bir esere dönüşmesi…
Şeyhülkurrâ Talip Akbal Hoca’nın hayat hikâyesi, bütün bu safhaların ortak noktasında birleşiyor: Kur’an’ı öğrenmek, öğretmek ve kendisinden sonraki nesillere ilmî bir miras bırakmak.


