Hasan Pir
Hatice otuz yaşında, üç çocuk annesi genç bir kadın…
Eşi Mehmet, otuz beş yaşında, günübirlik inşaatlarda çalışan, alın teriyle evinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan sade ve dürüst bir adamdı. Sabah erkenden evden çıkar, akşam üstü yorgun ama huzurlu bir yüzle geri dönerdi. Çocuklarının başını okşar, Hatice’ye “Bugün de Rabbim nasibimizi verdi” derdi. Onların evi zengin değildi belki ama helal lokmanın bereketiyle ısınan küçük bir yuvaydı.
Fakat on gün önce yaşanan bir trafik kazası, bu yuvanın kapısını büyük bir acıyla çalmıştı. Mehmet, her zamanki gibi çalışmaya gitmiş; fakat o gün evine dönememişti. Acı haber geldiğinde Hatice’nin dünyası bir anda durdu. On dört yaşındaki Hüseyin, babasının montuna sarılıp sessizce ağladı. On yaşındaki Fatma, okul çantasını bir köşeye bırakıp günlerce açmadı. Bir yaşındaki Feyza ise olup biteni anlayamıyor, kapı her çaldığında babasının geleceğini sanarak başını kaldırıyordu.
Mehmet’in vefatının üzerinden on gün geçmişti. Evde hâlâ derin bir sessizlik vardı. Kapının yanında duran eski iş ayakkabıları, duvarda asılı kalan ceketi ve çocukların gözlerindeki eksiklik, bu acının her an yeniden yaşanmasına sebep oluyordu. Hatice, geceleri çocukları uyuduktan sonra sessizce ağlıyor; sabah olunca gözlerini silip yine onların başında dimdik durmaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu ki artık bu evde çocukların gözünü ilk aradığı kişi kendisiydi.
O gün öğleden sonra komşuları Zeynep, Melek ve Sultan taziye için Hatice’nin evine geldiler. Ellerinde küçük tabaklar, yüzlerinde hüzün, dillerinde alışılmış taziye sözleri vardı. “Başın sağ olsun Hatice,” dediler. “Allah sabır versin, mekânı cennet olsun.” Hatice başını hafifçe eğdi, “Amin, Allah razı olsun” diyebildi. Odanın içinde ağır bir hava vardı. Fatma annesinin yanına sokulmuş, Hüseyin başını önüne eğmiş, küçük Feyza ise annesinin eteğine tutunmuştu.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Zeynep içini çekerek konuştu: “Ah Hatice, Mehmet iyi adamdı. Evin direğiydi. Şimdi sen ne yapacaksın?” Melek de hemen ardından ekledi: “Üç çocukla hayat çok zor. Ekmek pahalı, okul masrafı ayrı, kış kapıda. Mehmet çalışıyor, eve ekmek getiriyordu. Artık size kim bakacak?” Sultan da başını sallayarak, “Kadın başına bu yük kolay değil Hatice. Hüseyin daha çocuk, Fatma okuyor, Feyza bebek. Allah yardımcın olsun ama işin çok zor” dedi.
Komşu kadınların sözleri belki kötü niyetle söylenmemişti; fakat her cümle Hatice’nin yüreğine bir taş gibi düşüyordu. Taziye için gelmişlerdi ama farkında olmadan acının üzerine korku ekiyorlardı. “Kocan öldü Hatice,” dedi Melek, “evin rızkı da onunla beraber kesildi gibi oldu.” Bu söz üzerine odada daha derin bir sessizlik oluştu. Hüseyin’in gözleri doldu, Fatma dudaklarını ısırdı. Küçük Feyza ise annesinin yüzüne baktı; sanki herkesin sustuğu o anda cevabı annesinden bekliyordu.
Hatice o ana kadar hep susmuştu. Gözlerinden yaş süzülüyordu ama yüzünde çaresizlik değil, sabır vardı. Başını kaldırdı, komşularına tek tek baktı. Sesi yorgundu ama titremiyordu. “Siz bana acıdığınız için konuşuyorsunuz, biliyorum,” dedi. “Belki derdimi düşünüyorsunuz. Ama bir şeyi unutuyorsunuz. Mehmet bu eve ekmek getirirdi, doğrudur. Sabah gider, akşam yorgun dönerdi. Çocuklarının rızkı için çalışırdı. Allah ondan razı olsun. Fakat Mehmet rızkı veren değildi; sadece rızka vesile olan bir kuldu.”
Komşular bir anda sustu. Hatice’nin sözleri odanın havasını değiştirmişti. Genç kadın, gözyaşlarını silmeden devam etti: “Komşular; şunu unutmayın, bize rızkı veren ölmedi, bizim gibi rızka muhtaç Mehmet öldü. Rızkı Veren Allah (c.c.) bakidir, O yaşıyor… Onun için gam ve tasa etmiyorum, rızkı veren Allah bize yeter. O ölmedi…”
Bu sözlerden sonra Zeynep başını önüne eğdi. Melek’in gözleri doldu, Sultan sessizce mendilini çıkardı. Onlar Hatice’yi teselli etmeye geldiklerini sanmışlardı; fakat asıl teselliyi ve dersi Hatice’den almışlardı. Zeynep mahcup bir sesle, “Haklısın Hatice,” dedi. “Biz acını hafifletelim derken belki de kalbine daha çok yük bindirdik.” Melek de “Sen bugün bize tevekkülün ne olduğunu gösterdin” diye fısıldadı. Sultan ise “Allah seni çocuklarına bağışlasın, biz de elimizden ne gelirse yanında olacağız” dedi.
O günden sonra bütün mahallede, şehirde ve ülkede dalga dalga hep bu söz yankılandı: “Rızkı yiyen öldü, Rızkı veren Ölmedi…”


