Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Sosyal Medya

Dr. Mehmet Ali Sarı: “Hafız Olmak Zor, Hafız Kalmak Daha Da Zor”

Röportaj: Av. Fehmi Atay – Tv Program yapımcısı – Yazar

Röportaj: Av. Fehmi Atay – Tv Program yapımcısı – Yazar

Bolu’nun Seben ilçesine bağlı Tepe Köyü’nde başlayan hayat yolculuğu, 1947 yılında İstanbul’a uzandı. Ağa Camii’nde geçen 17 yıl, kıraat ve aşere eğitimi, İmam Hatip Okulu ve Yüksek İslam Enstitüsü yılları, konservatuvar eğitimi, yurt dışı hizmetleri, üniversite hocalığı ve İslâm Ansiklopedisi çalışmaları… Hafız Dr. Mehmet Ali Sarı, Kur’an-ı Kerim’e adanmış uzun bir ömrün unutulmaz hatıralarını Av. Fehmi Atay’a anlattı.

“KÖYÜMÜZÜN VE YÖREMİZİN İLK HAFIZI BENİM”

Av. Fehmi Atay: Hocam, hayat hikâyenize en başından başlayalım. Nerede ve ne zaman doğdunuz?

Hafız Dr. Mehmet Ali Sarı: 1933 yılında Bolu’nun Seben ilçesine bağlı Tepe Köyü’nde doğdum. O zamanlar Tepe Köyü kalabalık bir köydü. Her hanede beş-altı kişi bulunurdu. Orada doğdum, orada hafız oldum. Daha sonra talim okumak üzere Bolu’ya götürüldüm. Bolu’da iki yıl talim gördüm, hıfzımı sağlamlaştırdım. 1947 yılının Eylül ayında da İstanbul’a geldim.

Fehmi Atay: Hafızlığa başlamanızda kimlerin etkisi oldu?

Mehmet Ali Sarı: İlkokul öğretmenim Mustafa Gültekin’di. Beş yıllık ilkokulu köyümüzde bitirdim. O dönemde her köyde okul yoktu; beş sınıflı okullar ancak büyük köylerde bulunuyordu. Mustafa Gültekin Hocamız çok değerli bir insandı. İlk Kur’an hocam da köyümüzün imamı Muharrem Efendi’ydi. Allah ikisine de rahmet eylesin.

Köyümüzün ve yöremizin ilk hafızı benim. Bizim oralarda, Karadeniz’de olduğu gibi çocukları hafız yapmak çok yaygın değildi. Benim hafız olmam konusunda ailemin kararı ve hocalarımın teşviki etkili oldu.

“Hafızlığımda annemin emeği çok büyüktür”

Fehmi Atay: Ailenizin, özellikle annenizin hafızlığınızda çok önemli bir yeri olduğunu biliyoruz.

Mehmet Ali Sarı: Hafızlığımın asıl takipçisi anneciğimdi. O gün dersimi verip vermediğimi hâlimden, gözümden anlardı. Bazen çocukluk hâliyle kaytarmaya çalışırdım. “Oğlum, dersini verdin mi?” diye sorardı. “Verdim” desem bile vermediğimi anlardı. Kolumdan tutar, hocaya götürür, kapıdan içeri koyardı. Ben de mecburen dersime çalışırdım.

Annem çok muhterem bir kadındı. Köylüler onu çok sever ve hürmet ederlerdi. Babam vefat ettikten sonra uzun yıllar köyümüzde yalnız yaşadı. Komşularımız da kendisiyle ilgilendiler.

Babam ise sekiz yıl askerlik yapmış, savaş ve Millî Mücadele yıllarını görmüş bir insandı. Bir dönem Eskişehir’de Sazak Çiftliği’nde çalıştı. Kendisine ailesini de getirip orada yaşaması teklif edildi. Fakat köyüne çok bağlıydı. “Ben burada çalışayım ama çoluğum çocuğum köyde kalsın” diyerek bu teklifi kabul etmemişti.

Fehmi Atay: Kaç kardeştiniz?

Mehmet Ali Sarı: Üç kardeştik; iki erkek, bir kız. Ben en büyüğüyüm.

BOLU YILLARI VE TALİM EĞİTİMİ

“Kur’an’ın harflerini doğru çıkarmak manayı korumaktır”

Fehmi Atay: Köyden çıktıktan sonra doğrudan Bolu’ya mı gittiniz?

Mehmet Ali Sarı: Evet. Seben’de kalmadım, köyden doğrudan Bolu’ya gittim. İki yıl kaldım. Kur’an-ı Kerim’i zaten ezberlemiş, hafız olarak gitmiştim. Bolu’da mahâric-i hurûf ve talim okudum.

Kur’an-ı Kerim’deki harflerin mahreçlerinin doğru çıkarılması son derece önemlidir. Bizim Türkçemizde bulunmayan farklı harfler vardır. Kalın ve ince harflerin, birbirine benzeyen seslerin doğru şekilde çıkarılmasını öğrenirsiniz. Harfin yanlış okunması manayı da değiştirebilir. Dolayısıyla Kur’an okumak ve bu sahada ilerlemek isteyen kişi mahâric-i hurûf ve talim eğitiminden mutlaka geçmelidir.

Fehmi Atay: Bolu’da camilerde de Kur’an okuyor muydunuz?

Mehmet Ali Sarı: Şüphesiz. Bir süre sonra aşırlar okumaya başladım. Mevlit meclislerinde Kur’an okudum, Ramazanlarda mukabele okudum. Ramazan dışında da Saraçhane Camii’nde hıfzımı sağlam tutmak için mukabele okurdum. Öğle ezanından yaklaşık 35 dakika önce başlar, bir cüzü ezana yetiştirirdim. Cemaat de dinlerdi.

Fehmi Atay: Size “Demir Hafız” deniliyor muydu?

Mehmet Ali Sarı: Estağfurullah, benim “Demir Hafız” diye bir lakabım olmadı. Ama elhamdülillah hıfzım iyiydi. Ben hep şunu söylerim: Hafız olmak zor, hafız kalmak daha da zordur. Hafızlığı muhafaza etmek büyük bir emek ister.

“BOLU’DAKİ AİLE, HAYATIMIN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİRDİ”

Fehmi Atay: Bolu’da unutamadığınız hatıralardan biri de kaldığınız aile sanıyorum.

Mehmet Ali Sarı: Evet. Hocamın İsmail Erçoban isimli bir öğretmen arkadaşı vardı. Onların kararıyla Bolu’ya gönderildim. Bolu’da kimsemiz yoktu. İsmail Bey, damadının evinde bana yer buldu. O ailenin dört çocuğu vardı; ben de beşinci çocukları oldum.

Benim hayatımın yönünü değiştiren ailelerden biridir. Onlara her zaman minnettarım.

Aslında benim çok manevi kardeşim vardır. Bolu’da kaldığım aile, daha sonra İstanbul’da beni himaye eden aile… Bunların her biri hayatımın önemli dönüm noktalarıdır.

1947’DE İSTANBUL’A GELİŞ

“Üç hafız İstanbul’a geldik ama yatacak yer bulamadık”

Fehmi Atay: İstanbul’a gelişiniz nasıl oldu?

Mehmet Ali Sarı: Bolu’daki eğitimimiz tamamlanmış, hafızlık cemiyetimiz yapılmıştı. Bizimle ilgilenen terzi abiler İstanbul’a malzeme almaya gidiyorlardı. “Bu çocukları da götürelim, orada hoca olsunlar” dediler. Üç hafız, o abilerle beraber İstanbul’a geldik.

O zaman bugünkü gibi istediğiniz anda İstanbul’a gidemezdiniz. Bir vesileniz olması gerekirdi.

İstanbul’da ilk götürüldüğümüz yer Nuruosmaniye’de Hafız Hasan Akkuş Hoca’nın yanıydı. İstanbul’da ilk öptüğüm hoca eli, Hasan Akkuş Hocamızın elidir. Allah rahmet eylesin.

O dönemde Nuruosmaniye Kur’an Kursu İstanbul’daki tek yatılı Kur’an kursuydu ve yaklaşık 40 kişilik kapasitesi vardı. Yer yoktu. “Yatacak yerleri varsa okutalım” denildi.

Başka hocalara gittik. Eminönü Yeni Camii imamı Hafız Nurettin Efendi beni dinledi, Kur’an okuyuşumu beğendi, “Aferin” dedi. Fakat yine yatacak yer meselesi vardı. Başka hocalara da gittik; hemen hemen hepsi aynı şeyi söylüyordu: “Yatacak yeri varsa okutalım.”

İstanbul gibi büyük bir şehirde, koca camilerin ve medreselerin bulunduğu eski payitahtta Anadolu’dan gelen üç hafıza yatacak yer bulunamamıştı.

“Ben köye döneceğim diye seviniyordum”

Fehmi Atay: Bunun üzerine Bolu’ya dönme kararı mı aldınız?

Mehmet Ali Sarı: Evet. Artık İstanbul’da yapacak bir şey kalmadığını düşünüyorduk. Bolu’ya dönecektik. Ben de içimden seviniyordum. Çünkü annemi, köyümü, koyunlarımı, kuzularımı çok özlemiştim.

Ben hafızlığımın bir kısmını koyunları güderken çalışmış bir insanım. Köy hayatını çok seviyordum.

Sirkeci’de Bolu Oteli vardı. O dönemde İstanbul’a gelen hemşehriler genellikle kendi şehirlerinin adını taşıyan otellerde buluşurlardı. Biz de Bolu Oteli’ne gittik ve dönüşü beklemeye başladık.

“BUNUN YERİ HAZIR” DEDİ VE HAYATIM DEĞİŞTİ

Fehmi Atay: Fakat tam dönüş hazırlığındayken hayatınızın yönünü değiştiren bir gelişme yaşanıyor.

Mehmet Ali Sarı: Evet. İstanbul merkez vaizlerinden Hafız Galip Gürsoy Hoca, Bolulu olduğu için zaman zaman Bolu Oteli’ne uğrar, gelen giden hemşehrisi var mı diye bakarmış. Bir cuma günü otele geldi ve bizi gördü.

Biz üç çocuk oturmuş, yoldan geçen arabaları seyrediyor, kendi aramızda oyun oynuyorduk. 15-16 yaşlarındaydım.

Terzi abilerimiz de geldi. Galip Hoca, “Bu çocuklar sizin mi?” diye sordu. Onlar da “Bunlar Bolu’da hafız oldular. İstanbul’a okutmaya getirdik; hoca olsunlar istiyoruz. Fakat yer bulamadık, geri götüreceğiz” dediler.

Galip Hoca üçümüze baktı ve beni göstererek:

“Bunun yeri hazır.” dedi.

Benim yüreğim cız etti. Çünkü ben anneme, köyüme, koyunlarıma dönüyorum diye seviniyordum. Ama İstanbul’da kalışım işte o kalış oldu.

Fehmi Atay: Yanınızda neler vardı?

Mehmet Ali Sarı: Bir bohçam vardı. Babam cebime 35 lira koymuştu. Annem de bir kat elbise, gömlek, iç çamaşırı hazırlamıştı.

Galip Hoca ile yürürken, “Hocam, bir bavul alalım da bunları içine koyalım” dedim. Param olup olmadığını sordu. Bir dükkâna girdik, mukavva bir bavul aldık. 15 lira verdim. Düşünün, 35 liramın 15 lirası bavula gitti.

İSTANBUL’DA İLK KUR’AN

Fehmi Atay: İstanbul’da ilk Kur’an okuyuşunuzu hatırlıyor musunuz?

Mehmet Ali Sarı: Galip Hoca’nın cuma vaazı vereceği bir camiye gittik. Cemaat yavaş yavaş geliyordu. Bana, “Oğlum, bir aşır oku” dedi.

Nereyi okuduğumu bugün hatırlayamıyorum ama büyük bir heyecanla aşır okudum. Galip Hoca beni ilk defa orada dinlemiş oldu.

Daha sonra Beyoğlu’na çıktık. İstiklal Caddesi üzerinden Taksim’e doğru yürüdük. Galip Hoca beni Salih Abi’ye götürdü. Salih Abi daha önce kendisine, “Hafız bir çocuk olursa ben onu okutayım” demiş.

Galip Hoca da:

“Sen bir hafız çocuk istemiştin, sana getirdim.” diyerek beni ona teslim etti.

“BU DA BİZİM YEDİNCİ EVLADIMIZ”

Fehmi Atay: Salih Bey’in ailesinin sizi kabul etmesi de çok anlamlı bir hatıra.

Mehmet Ali Sarı: Allah onlardan razı olsun. Akşam Salih Abi ve kayınbiraderiyle birlikte evlerine gittik. Denize nazır ahşap bir evdi.

Hanımı beni görünce “Bu da kim?” diye sordu. Salih Abi benim duyacağım şekilde:

“Bu da bizim yedinci evladımız.” dedi.

Bu söz benim için unutulmazdır.

Eskiden bugünkü gibi yurtlar, vakıf yurtları ve öğrenci imkânları yoktu. Anadolu’dan gelen öğrencileri böyle hayırsever aileler himaye ederdi. Ben iki böyle aileden geçtim: biri Bolu’daki ailem, diğeri İstanbul’daki ailem.

O ailenin çocukları bana hâlâ “abi” derler. Onlar benim manevi kardeşlerimdir.

AĞA CAMİİ’NDE 17 YIL

Fehmi Atay: Böylece Ağa Camii yıllarınız başladı. Ne kadar kaldınız?

Mehmet Ali Sarı: Ağa Camii’nde 17 yıl kaldım. İlk zamanlarda Salih Abi’nin evinden camiye gidip geliyordum. Daha sonra camideki talebelerden yer açılınca Rahmi Şenses Hoca beni de kabul etti.

Rahmi Şenses Hocam bana Kur’an okuttu. “Senin talimin güzel, ben sana kıraat ve aşere okutayım” dedi. Böylece kıraat eğitimine başladım.

Aşere, Kur’an-ı Kerim’in farklı kıraat yollarıyla bize kadar gelişini konu alan bir ilimdir. Bu sahada eğitim gördüm. İcazetimi de Reisülkurra Hamdi Efendi’nin elinden aldım.

Daha sonra Fatih Camii çevresindeki hocalardan ve Hafız Fikri Aksoy ile Hafız Ömer Efendi’den Arapça okuduk.

Ben İmam Hatip Okulu’na daha öğrenci olmadan önce hafızlık, talim, aşere ve Arapça yönünden ciddi bir eğitim almıştım.

“İMAM HATİP’E 19 YAŞINDA BİRİNCİ SINIFTAN BAŞLADIM”

Fehmi Atay: İmam Hatip Okulu’na başlamanız nasıl oldu?

Mehmet Ali Sarı: İmam Hatip Okulu açılınca hocamdan izin istemeye gittim.

“Hocam, İmam Hatip Okulu açılmış, ben orada okumak istiyorum” dedim.

“Oradan ne çıkıyormuş?” diye sordu.

“Adı İmam Hatip olduğuna göre herhalde imam hatip çıkıyordur” dedim.

Hocam da:

“Oğlum, ben seni şimdi İstanbul’da hangi camiye istersen imam hatip yapayım.” dedi.

Hakikaten doğru söylüyordu. Hafızdım, aşere okumuştum, talim görmüştüm, 19 yaşına gelmiştim. Ağa Camii’nde mihraba geçiyor, zaman zaman minbere çıkıyor, mesleki tecrübe kazanıyordum.

Ama ben okula gitmek istedim.

İmam Hatip Okulu’nun birinci sınıfına 19 yaşında başladım. Yanımda 12-13 yaşında çocuklar vardı. Prof. Dr. Saim Yeprem ile bir müddet aynı sırada oturduk. O benim talebem değil, talebe arkadaşım ve sıra arkadaşımdı. Daha sonra da meslektaş olduk, beraber hocalık yaptık.

İmam Hatip’i 1959 yılında bitirdim. Aslında bir yıl önce bitirmem gerekirdi ancak hastalık sebebiyle devamsızlıktan bir yıl kaybettim.

KEMAL BATANAY’LA MUSİKİ YOLCULUĞU

Fehmi Atay: Musikiyle ilginiz nasıl başladı?

Mehmet Ali Sarı: Musikiyle ilgim de Ağa Camii yıllarında, 1947’lerden itibaren başladı. Camiye hocaları ziyarete gelenler olurdu. Bunlardan biri Kemal Batanay Hocaydı.

“Bu zat kim?” diye sordum.

“Hem hattat hem musikîşinas bir zattır” dediler.

Bir öğle namazında cesaretimi toplayıp:

“Hocam, bana musikiyi öğretir misiniz?” dedim.

“Tabii öğretirim oğlum. Evimiz yakın, gel başlayalım.” dedi.

O başlayıştan sonra hocayı hiç bırakmadım.

Kemal Batanay Hocam çok yönlü bir insandı; hafızdı, hattattı, şairdi, musikîşinastı. Hayatımda çok ayrı bir yeri vardır.

Hanımı Naime Batanay da tamburîydi ve konservatuvarda hocaydı. Musikide belli bir seviyeye gelince bana, “Evladım, bizde meşk ediyorsun ama bunun resmî bir tarafı da olsun, konservatuvara öğrenci ol” dediler.

İmtihana girdim ve konservatuvara kabul edildim. Yüksek İslam Enstitüsü’nün birinci sınıfına başladığım dönemde konservatuvara da başladım. Ağa Camii, okul ve konservatuvar birbirine yakın olduğu için ikisini beraber götürebildim.

YÜKSEK İSLAM ENSTİTÜSÜ’NÜN İLK MEZUNLARINDAN

Fehmi Atay: Yüksek İslam Enstitüsü yıllarınız nasıl geçti?

Mehmet Ali Sarı: Çok kıymetli hocalarımız vardı. Büyük âlimler, Arapça hocaları, kültür ve lisan hocaları vardı. Aradan onca yıl geçmesine rağmen birçoğunun ismini hâlâ hatırlıyorum.

İmam Hatip Okulu’na 350 civarında öğrenci kaydolmuştu. Zor şartlar sebebiyle bunların yaklaşık 120’si mezun olabildi.

Daha sonra Yüksek İslam Enstitüsü’ne girdik. 1963 yılında mezun olduk. İlk öğrencilerden ve ilk mezunlardanız.

Mezuniyetten sonra bir yıl kendi mezun olduğum İmam Hatip Okulu’nda öğretmenlik yaptım.

O yıllardaki öğrencilerimi hatırladığımda hâlâ duygulanırım. Sınıfa adeta mescide girer gibi girerdim. Disiplin, temizlik ve öğrencilerin hâli çok güzeldi.

AĞA CAMİİ BİR OKUL, ADETA BİR ÜNİVERSİTEYDİ

Fehmi Atay: Ağa Camii aynı zamanda dönemin sanat ve kültür çevresinin buluşma noktalarından biriydi değil mi?

Mehmet Ali Sarı: Elbette. Ağa Camii benim için adeta bir okul, hatta üniversiteydi.

İstanbul’un tanınmış isimleri o çevredeydi. Münir Nurettin Selçuk, Saadettin Kaynak gibi büyük üstatlar camiye gelir, namaz kılar, hocalarla sohbet ederlerdi.

Ben genç bir talebeydim. Hocanın yanında hizmet ederdik; çayını, kahvesini getirir, misafirlerle ilgilenirdik. O insanların ne kadar önemli kişiler olduklarını biliyordum ama kim olduklarını zamanla daha iyi öğrendim.

Sonraki yıllarda birçoğunun hayatını da yazdım.

“Ramazanlarda Ağa Camii çok parlak olurdu”

Fehmi Atay: Ramazan ve mevlit geleneği nasıldı?

Mehmet Ali Sarı: Çok canlıydı. İstanbul’un tanınmış aileleri mevlitlerini Ağa Camii’nde okuturlardı. Şişli Camii henüz yoktu. Ağa Camii İstiklal Caddesi üzerinde olduğu için ulaşımı kolaydı.

İstanbul’un en meşhur vaizleri gelir, Ramazan mukabeleleri okunurdu.

Mukabele okuyan hafızların minderleri olurdu. Hafız kendi minderini tanır, onun üzerinde oturup okurdu. Cemaat de mushaflarından takip ederdi. Bu minderler caminin bir köşesinde küçük bir tepecik meydana getirirdi.

Mevlit okutmak isteyenler bir-iki ay önceden müracaat ederlerdi. Çünkü mevlitler öğle ile ikindi arasında okunurdu ve yer bulmak kolay değildi.

“BİZ DE BİR BAHİRLE BAŞLAYIP MEVLİTHAN OLDUK”

Fehmi Atay: Siz mevlit okumaya nasıl başladınız?

Mehmet Ali Sarı: Yaşımız ilerleyince hocalarımız ufak ufak teşvik etmeye başladılar. “Hadi sen bir bahir oku” derlerdi. Birinci bahri okurduk, bazen aşır, bazen münacat okurduk. Derken biz de mevlithan olduk.

Benim dönemimin önemli mevlithanları arasında Hafız Mecit Sesigür, Hafız Zeki Altun ve Ali Gülses gibi isimler vardı.

Hafız Zeki Altun’u çok severdim, o da beni severdi. Kendisiyle beraber mevlitler okuduk.

VEHBİ KOÇ VE HACI ÖMER SABANCI HATIRASI

Fehmi Atay: Vehbi Koç’la da bir hatıranız var.

Mehmet Ali Sarı: Tepebaşı’nda Ankaralılar Kulübü vardı. Ramazan ayında iftar verirlerdi. Ağa Camii cemaatinden Ankaralı bir zat beni Kur’an okumam için oraya götürdü.

İftar öncesinde Kur’an-ı Kerim okudum, dua yaptım. Yanımda oturan kişinin Vehbi Koç olduğunu bilmiyordum. Şemsi Yastıman’a “Benim sağımdaki zat kim?” diye sordum. “Vehbi Koç, bilmiyor musun?” dedi.

Daha sonra Vehbi Bey beni severdi, zaman zaman çağırırdı.

Bir gün kendilerine teravih kıldırmamı istedi. Beraber otomobille evlerine giderken arka koltukta yaşlı, heybetli bir zatla yan yana oturdum. Onu da tanımıyordum.

Vehbi Bey’e son derece samimi hitap ediyordu. Merak ettim. Namazdan sonra birisine:

“Bu zat kim?” diye sordum.

“Hacı Ömer Sabancı.” dedi.

Böylece ben Hacı Ömer Sabancı ile aynı otomobilde yolculuk etmişim ama kim olduğunu bilmiyormuşum.

Daha sonra Sakıp Sabancı ile de karşılaştık. Allah hepsine rahmet eylesin.

ASKERLİK VE MANİSA HATIRASI

Fehmi Atay: Askerliğiniz ne zaman oldu?

Mehmet Ali Sarı: Mezuniyetten sonra bir yıl öğretmenlik yaptım. Daha sonra askerlik yaşım geldi. Altı ay İstanbul’da Levazım Okulu’nda kaldım. Ağa Camii’ne gidip gelmeye devam ediyordum.

Kura ile Manisa’ya gittim.

Manisa’da Çeşnigir Camii’nde askerî kıyafetimle mukabele okudum. Şehirde çok asker vardı. “Asker hafız camide Kur’an okuyor” diye cemaatin ilgisi de artmıştı.

Daha sonraki yıllarda bir mevlit sempozyumu vesilesiyle Manisa’ya yeniden gittiğimizde bu hatıraları anlattım. İmam Hatip öğrencileriyle buluştuk. O okulun açılması için geçmişte bizim de birtakım çalışmalarımız olmuştu. Rıfat Canuyar isimli bir büyüğümüzle gayret göstermiştik. Yıllar sonra öğrencilerin karşısına çıkmak beni çok duygulandırdı.

“EVLİLİĞİMİZ 60 YILI AŞTI”

Fehmi Atay: Evliliğinizin de ilginç bir hikâyesi var.

Mehmet Ali Sarı: Eşimi çocukluğundan beri tanıyordum. Bolu’ya giderken kendisini küçük yaşta görmüştüm. Ailesiyle zaten bir tanışıklığımız vardı.

Yıllar geçti; İstanbul hayatı, İmam Hatip, Yüksek İslam Enstitüsü derken evlilik nasip oldu. Özellikle kayınvalidem beni çok severdi. Bazıları “Daha okulunu bitirmedi, askerliğini yapmadı” gibi çekinceler ortaya koyuyordu. Fakat kayınvalidem ağırlığını koydu ve evlilik nasip oldu.

Yüksek İslam Enstitüsü’nün son sınıfındayken evlendim. Bir yıl okula evli olarak devam ettim.

Bir kızım, bir oğlum var. İkisinden de üçer torunum oldu. Allah bağışlasın. Aile hayatımız 60 yılı aşan bir beraberliğe ulaştı.

İSVEÇ’TE 7,5 YIL DİN GÖREVLİLİĞİ

Fehmi Atay: Yurt dışı hizmetiniz nasıl başladı?

Mehmet Ali Sarı: Mekke’deki Rabıtatü’l-Âlemi’l-İslâmî tarafından, Avrupa’ya gönderilecek din görevlilerinin masraflarının karşılanması yönünde bir çalışma olmuştu. Diyanet İşleri Başkanlığı görevlileri belirliyordu.

Ben de müracaat ettim ve İsveç nasip oldu.

İsveç’te 7,5 yıl din görevlisi olarak kaldım. Malmö’de görev yaptım. Güney İsveç’tedir, Danimarka’ya çok yakındır.

İsveç’e ilk giden din görevlilerinden biri, hatta ilk olarak ben gittim. Bir bakıma kapıyı biz açtık; daha sonra başka görevliler de geldiler.

“50-60 kişilik sınıflardan üç-beş kişilik cemaate gittim”

Oraya gittiğim zaman cemaat çok azdı. Balkanlardan giden Türkler ve Arnavut Müslümanlar vardı.

Ben Türkiye’de 50-60 kişilik sınıflarda öğretmenlik yapmış bir insandım. İsveç’e gittim; caminin bir odasında üç-beş kişiyle karşılaştım. Türkçeleri sınırlıydı. Kendimi denizden çıkmış balık gibi hissettim.

Bir de çok soğuk bir iklimdi. Aralık ayında gitmiştik. Kışın gündüzler çok kısaydı.

Ramazanlarda çok uzun süre oruç tuttuğumuz dönemler oldu. Bu şartlar ilk yıllarda oldukça zordu.

Ama bugün hâlâ oradaki insanlarla görüşüyoruz. Kur’an yarışmalarında beni televizyonda gördüklerinde “Biz ne şanslı insanlarmışız” diyenler oluyor.

HACCA İSVEÇ’TEN GİTTİ

Fehmi Atay: İlk hac yolculuğunuz da İsveç’ten oldu değil mi?

Mehmet Ali Sarı: Evet. Eşimle beraber İsveç’ten müracaat ettik. Suudi Arabistan temsilciliğinden vizemizi alıp uçağa bindik ve gittik.

Türk hacı kafilesiyle değil, oradaki şartlar içerisinde gittik.

Ben hac mevsiminden yaklaşık 15 gün önce Mekke’ye gittim. Arapça konuşmamı geliştirmek için biraz erken gitmek istemiştim. Çok da iyi oldu; Mekke’nin daha sakin hâlini görme imkânı buldum. Sonra büyük kalabalıklar başladı.

TÜRKİYE’YE DÖNÜŞ VE İLAHİYAT FAKÜLTESİ

Fehmi Atay: 7,5 yıl sonra Türkiye’ye döndüğünüzde ne yaptınız?

Mehmet Ali Sarı: İsveç’teyken bana Fatih Camii başimamlığı teklif edilmişti ama o zaman dönememiştim.

Daha sonra çocuklar büyüdü. Türkiye’ye dönmeye karar verdik. İlahiyat Fakültesi Camii imamlığı ve fakültede Kur’an-ı Kerim hocalığı teklif edildi. Kabul ettim.

İlahiyat Fakültesi Camii’nde imamlığa başladım. Cuma hutbeleri hazırlıyordum. Oradaki cemaat arasında akademisyenler, doktora öğrencileri, üniversiteliler ve çevrede çalışan çok sayıda eğitimli insan vardı.

Bu yüzden büyük bir sorumluluk hissediyordum.

Cuma günü hutbeyi okur, cumartesi biraz nefes alır, pazar günü “Gelecek cuma ne anlatacağım?” diye araştırmaya başlardım.

Bunu iki yıl devam ettirdim. Hutbeler çok beğeniliyordu ama beni de çok yoruyordu.

Fehmi Atay: Bu hutbeleri kitaplaştırmayı düşündünüz mü?

Mehmet Ali Sarı: Notlarım duruyor. Kitaplaştırmak niyetim var ama bugüne kadar fırsat bulamadım.

İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ’NİN İLK CİLTLERİNDE GENEL SEKRETERLİK

Fehmi Atay: İslâm Ansiklopedisi çalışmalarında da önemli görevler üstlendiniz.

Mehmet Ali Sarı: Evet. İlahiyat Fakültesi Vakfı’nda görev yaptığım dönemler oldu. Daha sonra İslâm Ansiklopedisi çalışmalarında genel sekreterlik teklif edildi.

İslâm Ansiklopedisi’nin ilk ciltlerinin hazırlanmasında görev yaptık. İlk beş ciltte genel sekreter olarak yer aldım. Bu benim için gerçekten bir madalyadır.

Ayrıca Kur’an-ı Kerim, tecvit ve kıraat sahalarında maddeler yazdım ve bazı maddeleri kontrol ettim. İcazet, kıraat ilimleri ve bazı önemli hafızların hayatlarıyla ilgili maddeler de bunların arasındaydı. Yaklaşık 18 madde kaleme aldım.

ENDERUN USULÜ TERAVİH

Fehmi Atay: 2010 yılında Enderun usulü teravihin yeniden gündeme gelmesinde de önemli bir rol üstlendiniz.

Mehmet Ali Sarı: Sultanahmet Camii’nde Enderun usulü teravih kıldırdım. Cami tamamen doluydu.

Mehmet Kemiksiz ve arkadaşlarından oluşan grup müezzinlik yaptı. Enderun teravihinde imamla müezzinlerin uyumu, makam geçişleri ve birlikte hareket etmeleri çok önemlidir.

Ben mihrapta imamlık yaptım, onlar da müezzin mahfilinde görev aldılar.

“40 CİVARINDA BESTELENMİŞ İLAHİM VAR”

Fehmi Atay: Besteleriniz de bulunuyor.

Mehmet Ali Sarı: İstanbul Kültür AŞ tarafından yayımlanan iki CD’m var. Bu çalışmalarda yaklaşık 40 bestelenmiş ilahim bulunuyor.

Fakat derslerimde daha çok klasik ilahileri öğretmeyi tercih ederim. Talebeler eski üstatların eserlerini öğrensinler isterim.

Biz eski üstatların yanında kendimizi ne sayabiliriz? Onların yanında bizim adımız, sanımız geçmez.

Haseki Eğitim Merkezi’nde de yıllarca bilgilerimizi öğrencilerimizle paylaşmaya devam ettik.

“TÜRK TAVRINI GELECEĞE TAŞIMAK İÇİN YAZDIM”

Fehmi Atay: “Kur’an Tilavetinde Türk Tavrı ve Merhum Temsilcileri” isimli eseriniz neden ortaya çıktı?

Mehmet Ali Sarı: Günümüzdeki Kur’an tilavetiyle geçmişteki okuyuş arasında bir köprü kurmak istedim.

Önceki dönem tilavetçileriyle bugünkü okuyucuları birbirine bağlamak, arada meydana gelen farklılıkları göstermek ve Türk tavrını gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla bu kitabı hazırladım.

Hacmi küçük görünür ama meslektaşlarımız açısından değeri büyük bir eserdir. Çünkü büyük bir emekle hazırlandı.

Kitaba, gördüğüm ve dinlediğim insanları aldım. Görmediğim, dinlemediğim kimseyi yazmadım.

Kitapta bazı üstatların okuyuşlarına karekodlarla ulaşılabiliyor. Böylece okuyucu, hakkında bilgi okuduğu hafızın sesini de dinleyebiliyor.

İSTANBUL TAVRININ BÜYÜK TEMSİLCİLERİ

Fehmi Atay: Kitabınızda hangi isimlere özellikle yer verdiniz?

Mehmet Ali Sarı: Yeni Camii imamı Hafız Nurettin Efendi bunlardan biridir. Ben İstanbul’a geldiğimde huzurunda ilk Kur’an okuduğum hocalardan biridir.

İstanbul tavrının önemli temsilcilerinden Hafız Ali Efendi, Beyazıt Camii başimam ve hatibi Hafız Abdurrahman Efendi, Nuruosmaniye’de Kur’an kursunun açılmasına vesile olan ve binlerce talebe yetiştiren Hafız Hasan Akkuş Efendi…

Bunların hepsi çok kıymetli insanlardı. Allah hepsine rahmet eylesin.

Kemal Batanay Hocamın ise bende yeri bambaşkadır. Hem hafız, hem hattat, hem şair, hem musikîşinas büyük bir insandı.

SAADETTİN KAYNAK’I HASTALIĞINDA ZİYARET ETTİ

Fehmi Atay: Hafız Saadettin Kaynak’la da görüşmüşlüğünüz var.

Mehmet Ali Sarı: Canlı olarak mukabelesini dinleme imkânım olmadı, plaklarından dinledim.

Hastalığı sırasında Beykoz İskele Camii imamı Hafız İhsan Sedef ile beraber kendisini ziyaret ettik.

Saadettin Kaynak Hocanın güzel bir sözü vardı. İnsan meramını dört vasıtayla anlatır derdi:

“Kelam, kalem, fırça ve ses.”

Sesin bunların içinde çok farklı bir yeri olduğunu söylerdi. Çünkü dilini bilmediğiniz bir milletin müziğinden bile zevk alabilirsiniz. Dilini anlamasanız da ses gönlünüze dokunabilir.

Allah rahmet eylesin.

“EMİN IŞIK SON DERECE ZEKİ BİR KARDEŞİMİZDİ”

Fehmi Atay: Merhum Emin Işık Hoca’yı da konuşmadan geçmeyelim.

Mehmet Ali Sarı: Emin Işık Hoca arada geçirilecek bir isim değildir. Son derece zeki bir kardeşimizdi.

Doktora çalışmasında ben, İsmail Karaçam ve Mustafa Göl birlikte görev aldık. Ben şaka yollu, “Bir hoca hakkından gelemez diye üç hocaya bağlamışlar” derdim.

O da buna karşılık espri yapardı.

Çok değerli bir insandı. Mevlânâ üzerine sohbetleri hâlâ dinleniyor. Allah rahmet eylesin.

MEVLİT GELENEĞİNİN YENİDEN CANLANMASI

Fehmi Atay: İstanbul’daki mevlit grupları nasıl oluştu?

Mehmet Ali Sarı: Bir dönem mevlitler bugünkü kadar yaygın değildi. Daha sonra Süleymaniye Camii’nde Kore şehitleri için büyük bir mevlit programı gerçekleştirildi ve radyodan yayımlandı.

Bu yayın ülke çapında büyük ilgi gördü. Mevlit geleneği yeniden canlandı.

Talep çoğalınca tek bir okuyucu grubu yetmemeye başladı. Böylece farklı mevlithan grupları oluştu.

Hafız Mecit Sesigür, Hafız Halil İbrahim Çanakkaleli, Adem Erim ve daha birçok isim bu geleneğin önemli simaları arasında yer aldı.

“BEN BUNA YARIŞMA DEĞİL, DERECELENDİRME DİYORUM”

Fehmi Atay: Son yıllarda sizi geniş kitleler özellikle televizyondaki Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma programlarının jüri heyetinden tanıyor. Bu çalışmaların Kur’an tilavetine nasıl bir katkısı oldu?

Mehmet Ali Sarı: Ben buna “yarışma” yerine “derecelendirme” demeyi daha uygun buluyorum.

Çünkü klasik anlamda bir yarışmada herkes aynı anda başlar, aynı şartlarda yarışır. Burada ise hafızların ve tilavetçilerin okuyuşlarını değerlendiriyor, derecelendiriyoruz.

Bu programların Türkiye’de Kur’an tilaveti alanında büyük bir gelişmeye vesile olduğuna inanıyorum.

Katılan kardeşlerimize Kur’an-ı Kerim’in nasıl okunması gerektiğini, sesin Kur’an’a nasıl uygulanacağını, nağmeyle lafzı buluştururken nelere dikkat edilmesi gerektiğini sürekli anlattık.

Yıllar içerisinde okuyucuların geliştiğini gördük. Şimdi jüri karşısına çok daha hazırlıklı geliyorlar.

Üstelik yalnızca din görevlileri katılmıyor. Mühendisler ve başka mesleklerden insanlar da geliyor. Tahmin edemeyeceğimiz kadar güzel sesler ve okuyuşlarla karşılaşıyoruz.

Bu da gizli kabiliyetlerin ortaya çıkmasına vesile oluyor.

Dereceye girenlerin eğitimlerinin devam etmesi için de seminerler ve çeşitli çalışmalar yapılıyor. Böylece tilavet alanındaki gelişme devam ediyor.

“TALEBELERİMİN MESLEKLERİNDE İLERLEMELERİNİ İSTİYORUM”

Fehmi Atay: Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerinde çok sayıda talebeniz var. Röportajımızı onlara vereceğiniz mesajla tamamlayalım.

Mehmet Ali Sarı: Bütün talebelerime ve bizi tanıyan kardeşlerimize selamlarımı gönderiyorum.

Özellikle meslek hayatında olan talebelerimin mesleki neşriyatı okumalarını, kendilerini sürekli geliştirmelerini ve mesleklerinde ilerlemelerini istiyorum.

Hepsine sağlık ve afiyet diliyorum.

Fehmi Atay: Hocam, çocukluk yıllarınızdan İstanbul’a gelişinize, Ağa Camii’nden İmam Hatip ve Yüksek İslam Enstitüsü yıllarınıza, musiki çalışmalarınızdan İsveç’teki hizmetlerinize, üniversite hocalığınızdan Türk tavrına ve Kur’an tilavetine kadar çok kıymetli hatıralarınızı bizimle paylaştınız. Çok teşekkür ediyorum.

Mehmet Ali Sarı: Ben teşekkür ederim Fehmi Bey. Allah razı olsun.

Kaynak: Vav Tv’de 3 Ocak 2022 tarihinde yayımlanan Fehmi Atay’ın Yapımcılığını ve sunuculuğunu yaptığı “Dr. Mehmet Ali Sarı’nın Hayat Hikayesi | Anıların İzinde (37. Bölüm)”

***

YAZARIN YAYINLANMIŞ YAZILARI İÇİN LİNKLERİ TIKLAYINIZ

https://gumushanedenhaber.com/kurana-adanmis-bir-omur-seyhulkurra-talip-akbal-hoca/