Röportaj: Av. Fehmi Atay
Röportaj konuğu: Şeyhül Kurra Dr. Fatih Çollak
Eylül 1999’da Yeni Çilehane Camii müştemilatında başlayan Çamlıca dersleriyle Çamlıca Eğitim Merkezini Kur’an hizmetlerinde önemli bir marka hâline getiren Şeyhül Kurra Dr. Fatih Çollak; çocukluk yıllarından hafızlık eğitimine, Abdurrahman Gürses Hocaefendi ile tanışmasından akademik çalışmalarına, kıraat ilminden talebe yetiştirme anlayışına uzanan Kur’an yolculuğunu Av. Fehmi Atay’a anlattı.

“1954 Erzurum doğumluyum”
F. Atay: Hocam, Kur’an yolculuğunuzu çocukluğunuzdan başlayarak konuşalım. Nerede doğdunuz, hafızlığa nasıl başladınız?
Fatih Çollak: Ben Erzurumluyum. 1 Aralık 1954’te Erzurum’un Ayazpaşa Mahallesi’nde, üç kuşağın birlikte yaşadığı dede evinde dünyaya geldim. Beş yaşında Elif-Bâ Cüzü’nden Kur’an harflerini öğrenmeye, kelimeleri hecelemeye ve kısa duaları ezberlemeye başladım. Altı yaşında mahallemizin hocası Efe Hazretleri’nin ders halkasına katıldım. Bir yıl içinde yüzüne okumamı geliştirdim ve Kur’an-ı Kerim’i baştan sona hatmettim. Dokuz yaşımda da hıfzımı tamamladım.
Allah bir şeyi murat ve takdir edince onun gerçekleşmesi için sebepler halk ediyor. Rabbimiz bizi de bu zincirde bir halka olarak gördü ve nasip etti. Sevgili babamızın, annemizin ve aynı zamanda amcam olan Mustafa Hocamızın desteği ve duasıyla bu yola girdik. Daha sonra ömrümün büyük bir bölümünde eğitiminde bulunduğum Hafız Abdurrahman Gürses Hocaefendi’nin desteği ve rehberliğiyle Rabbimin takdir ettiği hizmetler gerçekleşti.

F. Atay: Çocukluğunuzun geçtiği Ayazpaşa Mahallesi’ni ve ailenizi anlatır mısınız?
Fatih Çollak: Babamın köyünün bugünkü adı Şenyurt’tur. Babam ve dedem oradan Erzurum’a gelmişler. Dedem Ayazpaşa Camii’nin imam hatibiydi. Amcam da aynı caminin imam hatibiydi ve Erzurum kıraatinin önemli simalarından biriydi. Yöreye has okuyuşu olan, üzerimde çok emeği bulunan bir insandı. Çocukluğum, Kemhan Baba adlı bir zatın yaptırdığı mahalle camisinin çevresinde geçti. Ali Küçük, Bekir ve Ömer hocaların hizmet verdiği bu camide dersler aldım. Babamın ilmine ve ahlakına büyük değer verdiği Ali Küçük Hoca’dan bir dönem Arapça okudum.
Babam Ahmet Efendi, ailesinin dördüncü çocuğuydu. Gençlik yıllarında Erzurum Kavaflar Çarşısı’ndaki dükkânda kardeşleriyle birlikte baba mesleği olan çarık ve mest dikiciliğiyle uğraşmış. 1950’li yılların başında cami hizmetlisi olmak için Erzurum Müftülüğüne müracaat etmiş, imtihanda başarılı olduktan sonra Kemhan Camii’ne müezzin-kayyım olarak tayin edilmiş. Görevi sebebiyle baba evinden ayrılarak önce Kadana, ardından Gülahmet Mahallesi’nde ikamet etmiş. Yaklaşık 30 yıl müezzinlik yaptı. Bunun yanında yün ticaretiyle de uğraştı; emekliliğinden sonra bu işi biraz daha genişletti.
Annem Şükran Hanım, çok genç yaşta babamla evlenmiş. Ayazpaşa’daki kayınpederinin evinde kayınvalidesi, görümcesi ve eltileriyle birlikte yaşamış; o kültürün örf ve âdetleri içinde gelin, eş ve annelik sorumluluklarını yerine getirmiş. Üç kız kardeşim var; ailenin tek erkek çocuğuyum. Babam, hafız olmam konusunda büyük bir azim ve gayret gösterdi.

Kur’an’ı Kucakladığı Gün Başlayan Yolculuk
F. Atay: Ailenizde “diş hediği” olarak adlandırılan bir gelenekten söz ettiniz. Bu hadisenin Kur’an yolculuğunuzdaki yeri nedir?
Fatih Çollak: Annemin anlattığına göre bir buçuk-iki yaşlarındayken önüme makas, bıçak ve Kur’an-ı Kerim koymuşlar. Çocuğun hangisine yönelirse ileride o mesleği seçeceğine inanılan bir gelenekti. Ben Kur’an-ı Kerim’i alıp kucaklamışım. Demek ki o gün başlamış. Rabbimin takdiri ve hocalarımızın duasıyla Kur’an’a sarılmışız.
Vakti gelince babam beni altı yaşında Efe Hazretleri’ne götürdü. Kur’an’ı öğrendikten sonra babamın kararı kesindi: “Bu çocuk mutlaka hafız olacak.” Gerek amcam gerekse babam hocamızla birlikte karar verdiler ve hafızlığa başladım.
F. Atay: Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumayı tamamladığınızda bir merasim yapıldı mı?
Fatih Çollak: Bir yıl süren programın sonunda Kur’an-ı Kerim’i baştan sona hatmettim. Hocamız, hanımı ve yakınlarımız evimize davet edildi; mütevazı bir merasim düzenlendi. Misafirlerin huzurunda Kur’an’dan sayfalar okudum. Beni tebrik ettiler ve Efe Hoca’ya teşekkür ettiler. Efe Hoca’nın riyasetindeki ilk Kur’an merasimim böyle gerçekleşti.
F. Atay: Hafızlık eğitiminizin ilk döneminde yaşadığınız bir olaydan söz ettiniz. Bu olay eğitim anlayışınızı nasıl etkiledi?
Fatih Çollak: 1961 yılında, yedi yaşımda Efe Hoca ile bed-i besmele ederek hafızlığa başladım. Eğitimim iki yıl sürdü. Hafızlığımın büyük bölümünü Efe Hoca dinledi. Dersimi hazırlamadığım bir gün falaka cezasına maruz kaldım. Ağlayarak eve dönünce annem buna dayanamadı ve beni hocadan aldı. Son birkaç aylık derslerimi büyük amcam merhum Mustafa Efendi dinledi ve hafızlığımı onunla tamamladım.
Dayak, sopa ve falakayla eğitim olmaz. O dönemde özellikle kurslarda böyle bir anlayış ne yazık ki yerleşikti; fakat ben bunu kesinlikle kabul etmiyorum. Nitekim o uygulama benim hocayı terk etmeme sebep olmuştu. Ciddiyet ve disiplin başka, dayakla eğitim bambaşka bir şeydir. Ben öğrencilerimle kurduğum ilişkiyi, o dönemin hoca-talebe ilişkisiyle kıyaslamanın mümkün olmadığını söylüyorum.


Hafızlıkla Birlikte Devam Eden Okul Hayatı
F. Atay: Hafızlığı tamamladıktan sonra okul hayatınız nasıl devam etti?
Fatih Çollak: Hafızlığım tamamlanınca Mahmut amcam beni Veyis Efendi İlkokuluna kaydettirmek için götürdü. Dokuz yaşındaydım. Okuma yazmayı bildiğim için kısa bir sınava tabi tuttular. Başarılı bulununca ikinci sınıfın ikinci yarısından başladım. İlkokulu üç yılda tamamladım.
Buradan şu mesajı vermek isterim: Hıfzını tamamlamış veya hıfzına devam eden bir öğrenci için aynı döneme denk gelen başka bir eğitim engel değildir. Hafızlığıyla okul eğitimini birlikte başarıyla yürüten çok sayıda talebem oldu.
İlkokuldan sonra gideceğimiz yer belliydi: Erzurum İmam Hatip Lisesi. Hafızlığım ve daha önce aldığım Arapça eğitimi sayesinde buradaki eğitimim başarılı geçti. Babamın görev yaptığı caminin imamı Ali Küçük Hoca’dan Arapça, daha sonra Bekir Hoca’dan ders aldım. Lalapaşa Camii imam hatibi Hafız Yusuf Efendi’den de tashih-i huruf, talim ve Karabaş Tecvidi okudum.
F. Atay: Babanız, hıfzınızı korumanız için nasıl bir yol izledi?
Fatih Çollak: Dokuz-on yaşlarındaydım. Hafız olarak eriştiğim ilk ramazanda babam bir minibüs ayarladı; beni mukabele okuyacağım evlere götürmesini sağladı. Erzurum’da hanımlara yönelik ev mukabeleleri çok yaygındı. Üç ayrı evde üç cüz mukabele okurdum. Yaşım küçük olduğu için oruç tutmuyordum. Hanımlar bana sütle ekmek hazırlar, önce onu yedirir, sonra mukabeleye başlatırlardı. Bu çalışmam sebebiyle bana “Küçük Hafız” derlerdi.
Babamın buradaki gayretini bugün daha iyi anlıyorum. Hıfzın ardından takviye çalışması yapılmaz ve ara verilirse ezber zayıflar. Babam bunu hiç ihmal etmedi. İlerleyen yıllarda camilerde, dört hafız arkadaş bir cüzü aramızda bölerek mukabeleler okuduk. Erzurum’da “Küçük Hafız”, “Fatih Hafız” diye tanınmaya başladım. Yetişmemde özellikle babamın çok önemli rolü oldu.
İstanbul Yolculuğu ve Abdurrahman Gürses’le Tanışma
F. Atay: İstanbul’a gelişiniz ve Abdurrahman Gürses Hocaefendi ile tanışmanız nasıl oldu?
Fatih Çollak: İstanbul’a ilk defa Erzurum İmam Hatip Okulundaki öğrencilik yıllarımda, 1970 yaz tatilinde gittim. Babam, Müftü Sâkıb Efendi’nin “Bu çocuğu okut.” sözü ve çevresindeki hocaların tavsiyeleri üzerine iyi bir Kur’an eğitimi almamı istiyordu. Hafızlık hocam ve amcam Mustafa Efendi beni İstanbul’a götürdü. On altı-on yedi yaşlarındaydım.
İlk olarak Nuruosmaniye Camii Başimamı ve Nuruosmaniye Kur’an Kursu Başhocası Hasan Akkuş Hoca’yı ziyaret ettik. Hoca, önce yaşım sebebiyle beni almak istemedi. Hafızlığımı ve okuyuşumu dinledikten sonra fikri değişti ancak ilk karşılaşmadaki tavrı bende olumsuz bir intiba bıraktığı için o yıl okumadan Erzurum’a döndük.
Ertesi yıl yeniden İstanbul’a geldik. Bu defa Beyazıt Camii’ne gittik. Rahmetli hocamızın başasistanı Necati Hoca bizi karşıladı. Fatiha’dan başlayarak her gün bir veya iki sureyi talim ve tecvit üzere okumaya başladım. İnşirah ve Duha surelerine kadar devam ettikten sonra Necati Hoca, “Yarından sonra seni Abdurrahman Hoca alacak.” dedi.
Ertesi gün Abdurrahman Gürses Hocaefendi’yi ilk defa gördüm. Öğle namazından önce kursa takım elbisesi, kravatı ve fötr şapkasıyla geldi. Abdestini aldıktan sonra cübbe ve fesiyle mihraba geçti. Namazın ardından okuduğu aşr-ı şerifi hayranlıkla dinledik. Necati Hoca, “Size bahsettiğim Erzurumlu genç, efendim.” diyerek beni kendisine tanıttı. Hocamız, “Yarın Leyl suresini bana okuyacaksın.” dedi. Böylece Abdurrahman Gürses Hocaefendi’nin talebesi oldum.
İlk ders dönemimin bir buçuk ayı Necati Hoca, bir ayı da Abdurrahman Gürses Hocaefendi ile geçti. Yaz tatili bitince Erzurum’a döndüm. 1972, 1973 ve 1974 yıllarının tatil aylarında İstanbul’a gelerek bıraktığım yerden talim derslerine devam ettim. Dört yaz tatili boyunca Kur’an-ı Kerim’i baştan sona hocamızın huzurunda, tecvit ölçüleri çerçevesinde ve tahkik seyriyle okudum. Hafızlıktan kalan dört hatamı düzeltti.
Bu tecrübe bana şunu gösterdi: Talim, tecvit ve tashih-i huruf eğitimi yalnızca Amme cüzüyle tamamlanmaz. İmam, müezzin, Kur’an kursu hocası veya öğretim üyesi olarak bu yolda hizmet edecek herkesin Kur’an-ı Kerim’i işin ehli bir hocadan baştan sona okuması gerekir. Küçük yaşta düzeltilmeyen hatalar zamanla kemikleşebiliyor.
İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde Birincilik
F. Atay: İmam Hatip Lisesinden sonraki eğitim hayatınız nasıl şekillendi?
Fatih Çollak: Hedefimde İstanbul ve Abdurrahman Gürses Hoca vardı. Üniversite sınavından sonra İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsüne başvurdum. Puanımız yeterliydi fakat ayrıca Kur’an-ı Kerim ve Arapça sınavı yapılıyordu. Yaklaşık 400 kişi arasından birinci olarak girdim ve enstitüyü de birincilikle bitirdim. Bunu Kur’an sayesinde elde ettiğime inanıyorum.
İstanbul’daki yaz dönemlerinde önce Ali Küçük Hoca’nın kardeşi İbrahim Küçük Hoca’nın evinde, daha sonra Fatih’te Hafız amcamın ve Kadıköy’de küçük amcamın yanında kaldım. Abdurrahman Gürses Hocaefendi bize sahip çıktı. Bir talebe okumak istediğinde işin zorluklarını anlatırdı. Talebe bütün şartlara razı olup kararlılığını gösterirse onu evladı gibi kabul ederdi. Sağlığımızdan ailemize kadar her şeyimizle ilgilenirdi. Aramızda bir baba-evlat ilişkisi oluşmuştu.
İlk Görev: Bolu Eğitim Merkezi
F. Atay: Mezuniyetinizden sonraki ilk göreviniz nasıl belirlendi?
Fatih Çollak: 1978’de İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünü bitirdiğimde hocamız imam olmamı istiyordu. Ben ise Millî Eğitimde öğretmenlik yapmak arzusundaydım. Ankara’ya giderken hocamız bana bir mektup vererek Tayyar Altıkulaç Hoca’ya götürmemi söyledi. Tayyar Hoca beni dinledi ve neden öğretmenlikte ısrar ettiğimi sordu. Kur’an hizmetinin daha geniş bir kesime ulaşacağı bir yerde görev yapmamı istedi. Abdurrahman Gürses Hocaefendi ile de görüştükten sonra beni Bolu Diyanet Eğitim Merkezine Kur’an hocası olarak tayin etti. İlk resmî görevime Ekim 1978’de başladım.
Cumartesi ve pazar günleri İstanbul’da hocamla derslerim olduğunu söyledim. Buna göre düzenleme yapıldı. Cuma günü İstanbul’a gidiyor, hafta sonu dersimi okuyor ve pazar gecesi Bolu’ya dönüyordum. İki yıl boyunca bu şekilde gidip geldim; takrip dersinin yarısına kadar ilerledim.
F. Atay: Bolu Eğitim Merkezindeki eğitim yapısı nasıldı?
Fatih Çollak: Merkezde farklı programlar uygulanıyordu. İmamlar, müezzinler ve Kur’an kursu hocaları Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelirlerdi. Kur’an-ı Kerim, ilmihal, Arapça ve siyer derslerinin yanında kurum içi ve beşerî ilişkilerle ilgili dersler de vardı. Ben Kur’an-ı Kerim derslerine giriyordum.
Eğitim Merkezi Müdürümüz Bekir Aydın Hoca’ydı. Hasan Hüseyin Acar ve İbrahim Dayıoğlu hocalarımızla birlikte görev yaptık. Gelen her grupla yaklaşık iki ay çalışırdık. Bekâr olduğum için akşamları da merkezde kalır; kursiyerlerle sohbet ederdik. Her grubu memnuniyetle uğurladık. Yıllar sonra o kursiyerlerin evlatlarıyla karşılaştığımda, babalarıyla aramızdaki hatıraları yad ediyoruz.
Bolu’daki görevim sırasında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünün asistanlık imtihanlarına girdim ve kazandım. Tayinimin ardından dört aylık kısa dönem askerlik için Tokat’a gittim. Terhis olduktan sonra enstitüde fiilen göreve başladım. Yaklaşık bir buçuk yıl Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde, birkaç ay da Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Kur’an-ı Kerim asistanı olarak görev yaptım. 1983’te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine öğretim görevlisi olarak atandım. Akademik çalışmalarımı, yüksek lisansımı ve doktoramı burada sürdürdüm; öğretim üyeliği ve özel Kur’an eğitimleriyle 24 yıl hizmet ettim.
“Önce Kendi Dersini Bitir, Sen Zaten Okutacaksın”
F. Atay: Abdurrahman Gürses Hocaefendi ile kıraat dersleriniz nasıl tamamlandı?
Fatih Çollak: Marmara İlahiyata geldikten sonra akademik çalışmalar ve talebelerle ilgilenmem sebebiyle takrip dersine birkaç ay ara verdim. Hocamız buna haklı olarak sitem etti. Bir gün beni arayarak Kadıköy’e geleceğini söyledi. Evimize geldi ve “Oğlum, sen niye böyle yapıyorsun? Bu ders nasıl bitecek?” diye sordu.
Okuldaki derslerimi ve özel talebelerle meşguliyetimi anlatınca, “Sen şimdi talebeyi bırak, önce kendi dersini bitir. Sen zaten okutacaksın.” dedi. Bundan sonra her cumartesi evimize geleceğini ve dersi orada tamamlayacağımızı söyledi. Altı ay boyunca cumartesi ve pazar günleri sabahtan akşama kadar çalıştık. Kendisi gelir, ulaşım ücretini de kimseye ödetmezdi. 1988 yılında Beyazıt Camii’nde yapılan icazet merasimiyle belgemizi almak nasip oldu.
Hocamız defterimize kendi el yazısıyla, “Evladımızı Allah dünya ve ahirette mamur ve muvaffak eylesin.” anlamındaki duasını yazdı. Bugünkü Kur’an hizmetlerimizi o duanın bir hasılası olarak görüyorum.
Aşere, Takrip ve Şeyhül Kurra Kavramları
F. Atay: Aşere, takrip, kurra ve şeyhül kurra kavramlarını açıklar mısınız?
Fatih Çollak: Kıraat ilmi, Kur’an-ı Kerim’in bazı kelimelerindeki farklı okuyuşları konu edinir ve bu okuyuşları ilgili imamlara nispet eder. Aşere, on kıraat imamının kıraatlerini ve talebelerinin rivayetlerini kapsar. Takrip ise bunların bütün tariklerini ve ayrıntılı ihtilaflarını içine alır. Aşerede kıraat ihtilaflarının bir bölümü okunurken takripte tamamı ele alınır.
Bu ilmin kendi içinde imam, ravi ve tarik gibi teknik kavramları vardır. Bir imamdan okuyan talebe ravi, raviden okuyan talebe ise tarik olarak ifade edilir. Biz önce aşereyi, ardından takribi yaklaşık üç yıllık bir çalışma içinde okuduk; ihtilafları hem okuyarak hem de yazarak muhafaza ettik.
İlm-i kıraati okuyup bitiren, okutmaya devam eden ve talebe yetiştiren kişiye şeyhül kurra denir. Elimizdeki icazet de bu tedrisin belgesidir.
F. Atay: Kıraat ilminin Türkiye’deki gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Fatih Çollak: 1976’lı yıllarda Türkiye’de kıraat ilmini okuyacak ve okutacak hoca sayısı yok denecek kadar azdı. Abdurrahman Gürses ve Mehmet Aşık Kutlu hocalarımız bu tehlikeyi gördüler. Tayyar Altıkulaç Hoca’nın rehberliğinde bu ilmin unutulmaması için büyük gayret gösterildi. Haseki Eğitim Merkezinde atılan tohum meyvelerini verdi. Bugün yalnız Haseki’de değil; Erzurum, Konya, Ankara ve İzmir’de de bu ilmi okuyan çok sayıda talebe yetişiyor.
İslâm coğrafyasının büyük bölümünde Âsım kıraati okunmaktadır. Bazı bölgelerde Nâfi kıraatinin Verş rivayeti ve farklı kıraatler de canlı olarak devam etmektedir. Bunlar yanlış okuyuşlar değil, kıraat ilmi içinde rivayet edilen farklı okuyuşlardır.
Çamlıca Derslerinden Kur’an Akademisine
F. Atay: Üniversitedeki görevinizin yanında özel ders halkalarını nasıl başlattınız?
Fatih Çollak: Marmara İlahiyatta 1983-1984 öğretim yılında fiilen göreve başladıktan kısa süre sonra resmî derslerim ve akademik çalışmalarımın yanında özel talebelere yöneldim. Fakültedeki erkek ve kız öğrencilerden oluşan bir gruba öğle tatillerinde, kimi zaman boş bir sınıfta kimi zaman da odamda tashih-i huruf ve tecvit dersleri verdim.
Fakülte dışındaki derslerimiz 1985’te Kadıköy Osmanağa ve İskele camilerinde başladı. Daha sonra Kızıltoprak Zühtü Paşa Camii müştemilatındaki lojmanın giriş katında 1995’e kadar devam etti. 1995’ten 1999’a kadar Kadıköy Sadıkoğlu Mescidi’nde ders yaptık.
1999 yazında Marmara İlahiyat mezunlarından ve o tarihte Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı İlmi Araştırmalar Merkezi yurt müdürü olan Medet Bala ile yaptığımız istişarelerin ardından Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ile görüştük. Küçük Çamlıca’daki Yeni Çilehane Camii’nin müştemilatında hazırlanan yer bize teslim edildi. Eylül 1999’da başlayan Çamlıca dersleri, kurumsallaşma yönünde önemli bir adım oldu ve Çamlıca Eğitim Merkezi 2000’li yıllarda Kur’an hizmetlerinde önemli bir marka hâline geldi.
Bugün Ümraniye’de Bilim ve İnsan Vakfı çatısı altındaki Elmalılı Hamdi Yazır Kur’an Akademisinde bu çalışmalar bir bakıma taçlandı. Tanınan birçok Kur’an okuyucusu bu derslerde yetişti.
Bana zaman zaman neden bu yolu tercih ettiğim sorulur. Bana talebe ve talebeye hizmet sevdirildi. Talebeyle hemhâl olmak ve talebe yetiştirmek önemlidir. Çünkü sizden sonra onlar, onlardan sonra da onların talebeleri hizmeti devam ettirecektir. Bugün hocamızı ve hizmetlerini konuşuyoruz; bize intikal eden bu hizmetin bizden talebelerimize, onlardan da sonraki nesillere ulaşmasını ümit ediyoruz.
Millî Eğitimle bağlantılı çalışmalarımız da sürüyor. Türkiye’nin farklı illerinden öğretmenlere ders veriyorum. Binlerce kayıt içinden gruplar hâlinde eğitimler yapılıyor; bir grup mezun olunca diğeri başlıyor. Derslerimiz hâlen aktif biçimde devam ediyor.
“Talebem Hiç Eksik Olmadı”
F. Atay: Abdurrahman Gürses Hocaefendi’nin talebe yetiştirme konusunda size bıraktığı en önemli vasiyet neydi?
Fatih Çollak: Bir gün Nuruosmaniye’de hocamız imam ve müezzinlere talim ve tecvit dersi veriyordu. Rahmetli İsmail Biçer ağabeyle biz de sıramızı bekliyorduk. Hocamız bizi yanına çağırdı; önce bana, sonra İsmail ağabeye kısa birer aşr-ı şerif okuttu. Ardından talebelere dönerek, “Bu ikisine iyi bakın. Bir gün kapılarına gidip okumak isterseniz ve onlar size hayır derlerse hakkımı helal etmem.” dedi.
O günden beri hocamızın bizden beklentisine cevap vermeye çalışıyorum. Talebem hiç eksik olmadı; sayıları giderek arttı. Türkiye’nin her yerinden imamlar, müezzinler, Kur’an kursu hocaları ve öğretmenlerle derslerimiz sürüyor.
Abdurrahman Gürses’in Kur’an Ahlakı
F. Atay: Abdurrahman Gürses Hocaefendi’yi nasıl hatırlıyorsunuz?
Fatih Çolak: Hocamız iyi bir Osmanlı beyefendisiydi; kibar, medeni ve vakar sahibi bir insandı. Bir okuyucu güzel sesi ve tavrıyla okur, ardından daha güzel okuyan biri gelebilir. Fakat unutulmayan, insanın güzel vasıfları ve ahlakıdır.
Hocamız talebeleriyle yakından ilgilenirdi. Acıktığımızı anladığında cebinden para çıkarır, “Gidin, ne istiyorsanız alın; birlikte yiyelim.” derdi. Ben onu şahsiyeti, vakarı, hocalığı ve Kur’an ahlakıyla hatırlıyorum.
Kur’an Tilaveti ve Türk Tavrı
F. Atay: Kur’an tilaveti veTürk tavrı hakkında neler söylemek istersiniz?
Fatih Çolak: Ben “Arap tavrı” ve “İstanbul tavrı” ifadelerini Kur’an’ın önüne geçen ayrı tavırlar olarak nitelendirmiyorum. Kur’an’ın kendine has bir tavrı ve tecvit hükümleri vardır. Türk tavrında makam zenginliği, bazı harflerin telaffuzunda kısmi farklılıklar ve musikimizin örnekleri bulunur. Ancak İstanbul tavrını yalnızca Arap tavrının dışında kalan bir tavır şeklinde nitelemek doğru değildir. Talebelerimize şunu söylüyoruz: Kur’an’ın ölçüleri ve tecvit hükümleri vardır. Hocaefendilerden aldığımız ölçülere göre önce doğru, sonra güzel okumak gerekir.
Musiki Eğitimi
F. Atay: Musiki eğitiminiz hakkında bilgi verir misiniz?
Fatih Çolak: Musiki alanında nazarî bilgilerle, bir hocanın huzurunda yapılmış özel bir eğitimim olmadı. Kulak hassasiyetiyle bazı ana makamları dinleyerek, okuyarak ve okutarak öğrendim. Rahmetli İsmail Biçer ağabeyin kıraati de bu dünyamızda önemli bir yere sahipti.
F. Atay: Hocam, verdiğiniz kıymetli bilgiler için teşekkür ediyorum.
Fatih Çolak: Ben teşekkür ederim. Allah razı olsun.
Kaynaklar:
1-Vav TV’de 11 Mayıs 2022 tarihinde yayımlanan, Fehmi Atay’ın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendiği Fatih Çollak’ın Hayat Hikayesi | Anıların İzinde” programı.
2- Fatih Çollak ile ilgili notlar- Fehmi Atay
***
FEHMİ ATAY’IN YAYIMLANMIŞ DİĞER YAZILARI
https://gumushanedenhaber.com/dr-mehmet-ali-sari-hafiz-olmak-zor-hafiz-kalmak-daha-da-zor/
https://gumushanedenhaber.com/kurana-adanmis-bir-omur-seyhulkurra-talip-akbal-hoca/
https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-hafiz-mevlithan-bestekar-amir-ates-roportaji/


