Röportaj: Av. Fehmi Atay
Röportaj Konuğu: Hafız Emin Işık
1 Ağustos 2019 tarihinde vefat eden Hafız Emin Işık; kültür, fikir ve tasavvuf dünyasının önemli isimlerinden, ömrünü tasavvufa, İslam’a ve Kur’an’a adamış bir münevverdi. İstanbul İmam Hatip Okulu ile Yüksek İslam Enstitüsü’nün ilk mezunlarından ve ilk hocalarından, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi emekli öğretim üyelerindendi. Çocukluğunu, tahsil hayatını, hocalarını, mevlithanlık yıllarını ve Mevleviliğe intisabını Fehmi Atay’a anlattı.

F. ATAY: Hocam, hoş geldiniz.
EMİN IŞIK: Hoş bulduk, sağ olun.
F. ATAY: Nezaket gösterip teşrif ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Sizinle bu programı yapmak benim için büyük bir ayrıcalık ve şeref. Hocamsınız, örnek aldığım bir insansınız. Bugün benim için çok anlamlı. Kur’an’a, tasavvufa ve İslam’a adanmış ömrünüz için Yüce Allah’tan sağlıklı, hayırlı ve güzel bir ömür diliyoruz. Hocalarınızı, tasavvuf dünyasını ve derin musiki kültürünüzü konuşacağız. Yıllarca Uluslararası Mevlana Vakfı’ndaki sohbetlerinizi takip ettim. Sohbetlerinize hamdele ve salveleden sonra çoğunlukla Hazreti Pir’in bir beytiyle başlarsınız. Programımıza da o beyitle başlayalım; ardından Antakya’daki çocukluğunuza geçelim. Buyurun hocam.

EMİN IŞIK:
“Tû megû mârâ bedan şeh bâr nîst
Bâ kerîman kârha düşvâr nist.”
Hz. Mevlânâ
“Bizim için o şâhın (Allah Teâlâ’nın) huzuruna varmaya izin yoktur, bizi kabul etmez (bizde kabiliyet yoktur) deme. Zira kerimlerle (cömertlerle, yüce gönüllü büyüklerle) iş yapmak zor değildir; gamlanma.”

ANTAKYA’DA ÇOCUKLUK VE İLK TAHSİL
F. ATAY: Ne güzel, insana ümit veriyor. Beyitteki “büyükler” ehlullah, evliyâullahtır. Allah Teâlâ kulunu, ne kadar günahkâr olursa olsun, affetmeye hazır olduğunu bildiriyor. Bizim dinimiz ümit ve sevgi dinidir. Seyircilerimiz (okuyucularımız) sizi daha yakından tanısın diye çocukluğunuzdan başlayalım istedik. Nerede geçti çocukluğunuz?
EMİN IŞIK: 1936 yılında Hatay’da doğdum. Çocukluğum köyde geçti. On beş-on altı yaşıma kadar köydeydim. Köyde doğdum, köyde büyüdüm; bunun için şükrediyorum. Böcekler, kelebekler, kurbağalar, balıklar, yılanlar, akrepler; köyün çiçekleri, ağaçları… Ben şimdi kışın yapraksız hâlindeki ağacı bile tanırım; ceviz mi, çınar mı, armut mu, elma mı bilirim. Bugünün çocukları meyveyi ağacın üzerinde gördükleri hâlde elma mı armut mu olduğunu zor tanıyor.

F. ATAY: Sohbetlerinizde köylü olmanın büyük avantaj olduğunu söylersiniz. Fakat şehirde yaşadığı hâlde köylülüğü sürdürmeyi de doğru bulmuyorsunuz.
EMİN IŞIK: Köylü olmak çok büyük avantajdır. Ama şehirde yaşayıp hâlâ köylü kalmak çok kötü, ayıptır.


F. ATAY: Merhum anne babanızdan söz edelim. Babanız ne iş yapıyordu?
EMİN IŞIK: Babam köyün imamıydı; Hafız Şemsettin Efendi. Allah rahmet eylesin. Dedem Emin de aynı köyde hocaymış; ben onun adını taşıyorum. Onun babası, büyük dedem İbrahim’di. Bayramlarda mezarlığa giderdik. Babam, “Bak bu benim dedem, bu da senin deden” derdi. Daha geriye doğru Hafız Ahmet Efendi ve Mustafa Hoca var. Benim bildiğim kadarıyla hepsi hafız ve hocaymış. Allah hepsine rahmet eylesin.
F. ATAY: İlkokul tahsiliniz nasıl başladı? Köyünüz Antakya’ya ne kadar uzaktı?
EMİN IŞIK: Önce üç sınıflı, eğitmenli bir ilkokula başladık. O okulda yalnızca okuma yazma öğretiyor, üçüncü sınıf diploması veriyorlardı. Araya iki yıl girdikten sonra halamların köyünde dördüncü ve beşinci sınıflar açıldı. Arkadaşım Cuma, “Gel, burada ilkokulu birlikte bitirelim” dedi. Halamda kaldım ve orada okudum. On dört-on beş yaşında ilkokulu bitirdik. Köyümüz Antakya’ya on iki kilometreydi. Antakya’nın iftar topuyla orucumuzu açardık.
F. ATAY: Babanız din görevlisi olduğu için sizin de din adamı olmanızı mı istiyordu?
EMİN IŞIK: Fazla baskı yapmadı ama din adamı, ilim ehli olmamı istiyordu. Kendisi hafızlığa başlamış; Fransız işgali ve o dönemde hocalarının dağılması sebebiyle hafızlığı tamamlayamadan Arapça tahsiline geçmiş. Bir hocası vefat etmiş, diğeri Halep’e gitmiş; 1938’de hudut ayrılmış. Babam, “Ben hafız olayım derken ilimden geri kaldım. Sen önce Arapça oku, ilim oku. Hafızlığı kendi kendine de yapabilirsin” derdi.
F. ATAY: İlkokuldayken size Arapça öğretti mi?
EMİN IŞIK: İlkokul sırasında değil. Tahsil hayatım biraz maceralı oldu. Üçüncü sınıfı bitirince bir süre bekledik. Babam, burada okul olmadığı için bana eski harfleri, Osmanlı Türkçesini öğretti. Dedemin ve muhtarlığın senetleri vardı; onları okuyabilmem için çalıştık. Bir yıl ara verdik. Hem Kur’an’ı talim edip hafızlığa hazırlanıyor hem de eski harfleri öğreniyordum. Sonra halamların köyünde okul açılınca oraya gittim. On dört-on beş yaşlarında ilkokulu bitirdim.

F. ATAY: Hafızlığa ne zaman başladınız?
EMİN IŞIK: Arkadaşlarım lise bitirirken ben hafızlığa başladım. Bir yandan da Arapça okuyordum. Hafız olmamda Zeki Ünal adlı arkadaşımın teşviki etkili oldu. “Sesin var, güzel okuyorsun; bu işi yaparsın” dedi. Klasik medrese tahsili de görüyordum. Emsile, Bina, İzhar, Kâfiye, Merah, İzzî ve Avâmil gibi kitapları sırayla okuduk. Daha sonra başka kitaplar da okuduk; tefsir, hadis ve Halebî-i Sağîr okuduk. Mülteka’dan ve Sahih-i Müslim’den de bir miktar, yaklaşık yarım cilt kadar okuduk.
F. ATAY: Kırıkhan’a ne zaman gittiniz?
EMİN IŞIK: Babam 1951’de Kırıkhan’a göçtü. Orada bir yıl vekil müezzinlik yaptım. Kadro yoktu; maaşımı dernek veriyordu. Sonra devlet müezzinlik kadrosu verdi ama yaşım tutmuyordu. Babam, “Antakya’ya Kur’an kursuna git” dedi. Arkadaşı Abdullah Efendi’ye, “Emin’i gönder, biraz okusun” demiş. Orada Arap edebiyatından şiirler de okur, yazardık. Arapça el yazım düzgündür. Hat çalıştığımı sananlar oluyor ama hat çalışmadım.


F. ATAY: Yazınızın yanı sıra derin bir musiki kültürünüz, şiir ve yazarlık yönünüz de var. Köyde musiki anlamında ne öğrendiniz?
EMİN IŞIK: Arkadaşlarım türkü öğrenirdi; ben bir defa duyunca öğrenirdim. Mırıldandığımda babam kızardı. “Türküyü çobanlar söyler. Sen hafız olacaksın; adam gibi bir şarkı oku da dinleyelim” derdi.
F. ATAY: Babanızın musiki ile arası nasıldı? Siz Türkçe ezan okudunuz mu?
EMİN IŞIK: Babam klasik Türk musikisini çok iyi bilirdi. İlahi, kaside, gazel ve mevlidin bütün biçimlerini güzel icra ederdi. Türkü söylememe bu yüzden kızardı. Türkçe ezan da çok okudum.


F. ATAY: Babanız da Türkçe ezan okudu mu?
EMİN IŞIK: Babam 1944’te askerlikten geldi. O sırada Türkçe ezan vardı. Babam okumak istemezdi. Ben dokuz-on yaşlarındaydım; “Kalk, ezanı oku” derdi. Minareye çıkıp okurdum. Köyde kaymakam, mal müdürü ya da ilkokul müfettişi gibi hükümet görevlilerinden biri varsa ezanı ben Türkçe okurdum. Babam Arapça okuyorsa köyde hükümet görevlisi yok demekti. Bu bir parola gibi olmuştu. Ben okuyorsam köye mutlaka nahiye müdürü ya da kaymakam gelmiş olurdu. İlk fırçayı muhtar yerdi: “Burası Türk köyü değil mi, niçin ezanı Arapça okuyorsunuz?” derlerdi. Muhtar da bazen bekçiyi gönderip, “Hocaefendi, kaymakam bey geldi; ezanı Türkçe okuyun” diye haber verirdi. Böyle bir macera vardı.
F. ATAY: Kaç kardeştiniz?
EMİN IŞIK: Ben en büyükleriyim. Benden önce bir çocuk olmuş, vefat etmiş. Benden sonra iki kız kardeşim oldu. Dudu adındaki kız kardeşim bir yaşında vefat etti; onu pek hatırlamıyorum. Ondan sonraki kız kardeşimi hatırlıyorum. Babamın büyük ablası vefat edince doğan kız kardeşime onun adı, Habibe, konmuş. Babam askerdeyken Abidin doğmuş; babamın üçüncü çocuğu, ikinci erkek çocuğuydu. Daha sonra iki kız kardeşim oldu. Halit, 1957 Haziran’ında, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği hafta doğdu. Altı kardeştik; üç kız, üç oğlan.


F. ATAY: Antakya’da İmam Hatip Okulu var mıydı?
EMİN IŞIK: Hayır, yoktu. İlkokulu bitirdiğim yıl Düziçi Köy Enstitüsü’nü iyi dereceyle kazanmıştım; hazırlık okumaktan muaf tutulmuştum. Evrakları, fotoğrafları ve raporları hazırladık; valizimi bile hazırlamıştım. Gideceğim akşam babam, “Hadi bize bir ezan oku” dedi. Ezan okudum, sonra Kur’an okudum. Bu, 1959’dan söz ettiğim dönemdi. Eve gelip valizimi hazırlarken köyün muhtarı ve cemaatin ileri gelenleri babama, “Bu çocuğa yazık edeceksin; köy öğretmeni olacak. Bu güzel sesi ve Kur’an’ı orada harcanacak, göndermeyin” demişler. Babamın kulağına daha önce de bazı sözler gelmiş. O yıl Köy Enstitüsü’nde bayrak direğine kızıl bayrak çekildiği, komünist propagandası yapıldığı gibi tatsız olaylar anlatılmış; “Oraya gidip dinsiz ya da komünist mi olacaksın?” denmiş. Bunların provokasyon olduğunu sonradan öğrendik.
F. ATAY: Köy Enstitüsü’ne gitmeyince nereye gittiniz?
EMİN IŞIK: Kırıkhan’a gittim. Orada yarım yıl müezzinlik yaptım, iki yıl da Antakya Kur’an kursunda okudum. 1952’de İmam Hatip Okulları açıldı. Babama, “Adana’da, Güney’de tek İmam Hatip Okulu açılmış” dedim. “Bir tane, yedi tane açıldı zaten” denilen o dönemde İstanbul, Ankara, Konya, Isparta, Kayseri ve Adana’daki okullardan söz ediliyordu.
F. ATAY: Adana İmam Hatip’in lise bölümü de var mıydı? Ortaokul ve lise kaç yıldı?
EMİN IŞIK: Lise bölümü de vardı. Ortaokulu dört yıl okuduk; okul, dört yıllık ortaokul ve dört yıllık lise olarak açılmıştı. Daha sonra liseler üç yıla indirildi; olgunluk sınavı da kaldırıldı. Bizim yatılılığımız devlet yatılısı değildi. İmam Hatip Okulu Yaptırma Derneği ve İlim Yayma Cemiyeti benzeri kuruluşlar binayı yaptırıyor, işleri düzenliyor, yatakhaneleri yönetiyordu. Bunlar halkın gayretiyle yürüyordu. Öğretmen maaşlarını devlet veriyordu; bunun dışında devletin okullara harcaması ve ilgisi çok azdı. Hafız olanları öncelikle yatakhaneye alıyorlardı; diğer öğrencilerin bir kısmı evlerde kirada kalıyordu. Gelenlerin çoğu fakir çocuklardı. Birkaç varlıklı öğrenci vardı; Mustafa Koca’nın bisikleti vardı, biz de bisikletine imrenirdik.
F. ATAY: Bayramlarda Antakya’ya gider miydiniz?
EMİN IŞIK: Hafta sonlarında ve tatillerde giderdik. O zaman motorlu tren vardı; İskenderun’dan Adana’ya iki saatte gidilirdi.
F. ATAY: Adana’dan İstanbul’a gelelim. İstanbul’a neden gitmek istediniz?
EMİN IŞIK: Daha iyi yetişmek için. Kur’an hocamız Recep Hacer, “Emin, burada kimden ne öğreneceksin? Benden iyi okuyorsun. İstanbul’a git; orada büyük hocalar var, çevren gelişir, merak etme sana sahip çıkarlar” dedi. Kendisi İstanbul’da okumuş, Nuruosmaniye’de Akkuş Hoca’nın talebesi olmuştu ve güzel Kur’an okurdu.
F. ATAY: Adana’nın genç hafızlara ilgisi nasıldı?
EMİN IŞIK: Okul hafızlarından on kişilik bir gruptuk. Her Ramazan Ulu Cami’de ve Kenaraltı’nda mukabele okurduk. Okul bunu hem çocukların neler öğrendiğini göstermek hem de okulun tanınmasına ve itibarına katkı sağlamak için düzenlerdi. Yaklaşık beş yıl her Ramazan okuduk. Halk bizi görünce çocuklarını İmam Hatip’e göndermeye başladı. O zaman resmî kıyafetimiz vardı; beyaz şeritli şapka giyerdik. Bu, beyaz sarığa işaret olsun diye yapılmıştı. Tarsus’taki Amerikan Koleji öğrencilerinin de şeridi beyazdı. Bizi kolej talebesi sanıp “İmam Hatip’te misin, kolejde misin?” diye sorarlardı.
İMAM HATİP YILLARI VE İSTANBUL’A GELİŞ
F. ATAY: İstanbul’a gelirken hedefiniz neydi? Önce nereye gittiniz?
EMİN IŞIK: Doğrudan İmam Hatip Okulu’na gittik. Lise bir tasdiknamesiyle geldim.
F. ATAY: Kayıt yaptırabildiniz mi?
EMİN IŞIK: Önce, “Kayıt yapamıyoruz, dışarıdan öğrenci kabul etmiyoruz; kendi öğrencilerimiz bize yetiyor” dediler. O yıl Çarşamba’da büyük bir bina yapılıyordu. Bina bitince dışarıdan nakil kabul edeceklerini söylemişlerdi; biz de o söze güvenerek gelmiştik. Çarşamba’daki binayla ilgili haberleşiyorduk. Tahir Karagöz, Allah rahmet eylesin, mektup yazdı: “İlim Yayma ile görüştüm. Bina bu yıl eğitime açılacakmış; tasdiknamenizi alın, gelin” dedi.
Tahir ağabeyin çok güzel besteleri vardı; güzel sesi ve tavrı vardı. O da Sadettin Kaynak’ın talebesiydi. İlk ziyaretimizi onunla birlikte Kaynak Hoca’ya yaptık. Tahir ağabey, “Hoca hasta, ziyarete gidelim” dedi. Ben, “Rahatsız etmeyelim” dedim; o da hocanın memnun olacağını söyledi. Ailemizin musikiyi sevmesi sebebiyle Sadettin Kaynak’ı zaten iyi tanıyorduk.
F. ATAY: Kadıköy’e gittiğinizde hocaya hediye ne götürdünüz?
EMİN IŞIK: “Ne götürelim?” dedik. Hoca muzu severmiş. O zaman muz çok pahalıydı; etin kilosu üç buçuk, muzun kilosu dört liraydı. Bir kilo muz aldık. İkimizin parasını birleştirdik; Tahir ağabey, “Hepsi sana ağır gelir, iki lirasını da ben vereyim” dedi. Hocayı ziyarete gittik. Biraz hastaydı ama rahatça konuşuyordu; hastalığının ilk ağır dönemini atlatmıştı.
F. ATAY: Sadettin Kaynak Hoca Ramazanlarda mukabele okuyormuş. Siz de dinlediniz mi?
EMİN IŞIK: Hastalığından sonra okuyamıyordu. 1954’te felç geçirmişti. Biz 1958’de geldik; bir yıl sonra da vefat etti. Allah rahmet eylesin.
F. ATAY: İstanbul İmam Hatip’e kaydınızı nasıl yaptırdınız? Celal Hoca’nın hayatını anlatan kitabı da siz hazırlamıştınız, değil mi?
EMİN IŞIK: Okula kaydı Celal Hoca sayesinde yaptırdık. Okullar daha açılmamıştı; eylülün 15’i ya da 18’i gibiydi. “Bunu Celal Hoca halleder” dediler. Celalettin Ökten Hoca’yı bulduk. Ona doyamadık; erken gitti. Kitabı ben hazırladım. İçinde Ali Fuat Başgil’in, Nurettin Topçu’nun, İstanbul Müftüsü Salahattin Kaya’nın ve Bekir Topaloğlu’nun yazıları vardı. İlk makaleyi ve hayatını ben yazdım; hocalardan yazı topladım. Yağmur Yayınları’ndan İsmail Dayı’nın gayretiyle kitap, hocanın vefatının birinci yıl dönümüne yetişti. Vefatından sonra hemen yayımlanan ilk kitaptı. Orada dağıtıldı.
F. ATAY: Celal Hoca’yı rahmetle anıyoruz. Soğan Ağa Camii’ndeki derslerini takip eder miydiniz?
EMİN IŞIK: Celal Hoca’nın her cumartesi ikindiden sonra Soğan Ağa Camii’nde İhya dersi okuttuğunu söylediler. Soğan Ağa, Beyazıt’ın arkasında, Marmara Sineması’nın ön tarafında, Marmara’ya bakan yamaçta küçük bir mahalle camisidir. Fatih’in Soğancıbaşısı yaptırmış. Kumkapı’nın aşağısı Ermeni ve Rum mahallelerinin olduğu bölgedir. Biz pazartesiden cumartesiye kadar beş gün bekledik.
F. ATAY: Bu arada nerede kaldınız?
EMİN IŞIK: Tahir Karagöz’ün ayarlamasıyla Konyalı Mehmet Ali Bey’in evinde misafir kaldık. Sonra Üsküdar’daki Büyük Selimiye Camii’nin müezzini Ahmet’in Çiçekçi’deki odasına geçtik. Orada yaklaşık iki ay kaldık. Yatakhaneler hazır olunca hafız olduğum için İlim Yayma Cemiyeti bizi yatılıya aldı. Bir yıl orada yatılı okudum.
F. ATAY: Ramazan yaklaşınca yeniden vekil müezzinlik görevi aldınız mı?
EMİN IŞIK: Aydın Tarı, “Ramazan geliyor, camiye bir adam lazım” diyerek beni aldı. Caminin müezzini yoktu; cemaat camiyi açmıştı. Eskiden depo olarak kullanılmış. Aydın Tarı’nın ilahi grubu vardı. Biz de İmam Hatip Okulu’nun ilahi grubundaydık; o gruptakiler o yıl mezun olmuşlardı. Aydın Tarı daha sonra din görevlisiyken kendi adıyla bir ilahi grubu kurdu.
F. ATAY: Hatıralarınız hem Türkiye’de hem yurt dışında anlatılıyor. Siz Anadolu’nun manevi mimarlarından söz ediyorsunuz; siz de toplumu imar etmeye çalışan manevi mimarlardansınız.
EMİN IŞIK: Yok canım. Biz o mimarların çırağı bile olamayız.
KUR’AN TİLAVETİ, MUSİKİ VE MEVLİTHANLAR
F. ATAY: Derslere hangi hocalar giriyordu? Kur’an, talim ve mevlit konusunda nelere dikkat etmeniz istenirdi?
EMİN IŞIK: İstanbul İmam Hatip bu işin temeli idi. Nurettin Topçu tarih ve felsefe dersine, Celal Hoca kelam dersine, Ali Rıza Sağman Hoca da Kur’an dersine geliyordu. Sağman Hoca, hafız ve sesi güzel olan öğrencileri seçer; son dersten sonra akşam yedi-sekize kadar okulda bir sınıfta mevlit, kaside, gazel ve klasik Türk musikisi üzerine ders verirdi. Mevlidi baştan sona iki-üç defa okuttu; manalarını ve kelimelerini anlattı. “Lafız manaya tabi edilmemiştir; manayı dillendireceksin” derdi. Kur’an’ı manasına göre okumayı öğretirdi.
Bir ayeti okurken bazı yerleri ezan gibi, bazı yerleri yüksek sesle okuman gerekir. Günümüzdeki büyük sıkıntı bu. Buna temsili tilavet deniyor. Bunu bize öğreten Salman Hoca’dır.
Kur’an talimini, gerçek Kur’an tilavetini Ali Rıza Sağman Hoca’dan öğrendik. Allah bin kere rahmet eylesin.
MEVLİTHANLAR VE KÂNİ KARACA
F. ATAY: Mevlidi Türk milletine sevdiren duayenlerle arkadaşlık ettiniz ve İstanbul’da birlikte mevlitler okudunuz. İmam Hatip ve Yüksek İslam Enstitüsü yıllarından, Kâni Karaca’dan da söz edelim. Kâni Karaca’yı klasik Türk musikisinin Mimar Sinan’ı sayıyorsunuz. Onu okuyucularımıza biraz anlatır mısınız?
EMİN IŞIK: Kâni Karaca âmâ ve hafızdı; aynı zamanda kurra hafızdı, aşere takrib okumuştu. Yeraltı Camii imamı Hafız Ali Efendi’den okumuş. Ben de Ali Üsküdarlı’dan okudum. Ali Efendi, Sağman Hoca gibi yanlışlara müdahale etmezdi. Kâni’de kusur bulamazsın; ne okuyorsa hakkını verirdi.
F. ATAY: Kâni Karaca’dan istifade etmek isteyen öğrencisine kendiliğinden ders verir miydi?
EMİN IŞIK: Kabiliyetin varsa ondan istifade edersin. O sana kendiliğinden gayret edip bir şey öğretmeye kalkmaz; kendi hâlinde olur. Sen dinleyerek alacağını alırsın. Arının çiçekten bal alması gibi. Sende bir şey varsa hocadan alırsın.
F. ATAY: Kâni Karaca ile ilgili bir hatıranızı anlatır mısınız? İki-üç bin kişinin bulunduğu bir ortamda herkes sırayla gelip tokalaşıyor. Sizin elinizi tutunca size ne diyordu?
EMİN IŞIK: Fatih Camii’nde bir gün mevlit vardı. Ne mevlidi olduğunu hatırlamıyorum; Efendimiz’in (a.s.) veladeti olabilir. İbrahim Çanakkaleli, Aziz Bahriyeli, Fevzi Mısır, Amir Ateş, İsmail Biçer, Yusuf Gebzeli gibi isimlerin bulunduğu kalabalık bir hafız topluluğu vardı. Mevlit bitti, tokalaşma ve tebrikleşme merasimi başladı. Herkes Kâni Hoca’nın elini sıkıyor, “Allah kabul etsin” diyerek tebrik ediyordu. Ses veriyordu. Ben hiç seslenmedim, hiçbir şey söylemedim. Elimi uzattım. Tokalaştık. Elimi sıktı; parmaklarıyla parmaklarımı ve elimi tanıdı. Sonra “Emin abi!” diyerek boynuma sarıldı. Bir iki defa tokalaştıktan sonra artık parmakları elimi tanıyordu. Allah rahmet eylesin.
F. ATAY: Bunu başkalarına da yapmış mıydı?
EMİN IŞIK: Evet. Mesela senede bir ya da iki defa görüştüğü Nusret Bey vardı. Nusret Bey elini uzatıp “Hoş geldin” demiş ama ses çıkmamış. Kâni elini tutunca “Ooo, Nusret abi” demiş. Nusret Bey de şaşırmış.
F. ATAY: İstanbul’a gelmeden önce Nurettin Topçu, Celalettin Ökten ve Ali Rıza Sağman hocaları tanıyor muydunuz?
EMİN IŞIK: İsimlerini biliyordum. Adana İmam Hatip’te müftülük müsevvidi Celal adlı biri vardı. Adana Müftüsü Develi Abdullah’ın kâtibiydi ve bize Arapça dersine gelirdi; çünkü okulda hoca yoktu, birçok ders boş geçerdi. Birisi, “Arapça kaybolursa Celal Hoca yeniden ihya eder” demişti. Celal Hoca’nın Arapça bilgisi çok iyiydi. O da İmam Hatip kursunda bir süre Celal Hoca’nın öğrencisi olmuştu. Böylece Celalettin Ökten’i tanıyorduk. Şimdi de duayen mevlithanlardan söz ediyorsunuz.
F. ATAY: Halil İbrahim, Çanakkaleli Fevzi Mısır ve Yusuf Gebzeli gibi isimler alaylı yetişmişti. Siz mektepten gelmiştiniz; tavır ve üslubu Ali Rıza Sağman gibi hocalardan öğrendiniz. Onlarla birlikte mevlit okudunuz mu?
EMİN IŞIK: Çok okudum. İmam Hatip Okulu’nda derslerimiz nedeniyle onların arasına pek katılamadık. Yüksek İslam Enstitüsü’ne geçince üniversite öğrencisi olduk ve sosyal hayata katıldık. Onların arasında büyüdük. İstanbul iş ve sanat dünyasının ileri gelenlerinin evlerinde çok mevlit okuduk. Mevlide karşı çok büyük muhabbetleri vardı. Çok saygılıydılar.
F. ATAY: Zamanınızın büyük bir kısmını geçirdiğiniz bu büyük mevlithanlarla ilgili unutamadığınız hatıralarınız var mı? Özellikle ramazanda onları dinlemeye kimler gelirdi?
EMİN IŞIK: Onlarla geçirdiğim zaman, hanımımla geçirdiğim zamandan daha çoktur. Boş vakitlerimiz hep onların yanında geçerdi. Çok hatıra var. Mesela Mustafa İsmail İstanbul’a gelmişti. Teravihten sonra onu Mevlithanlar Cemiyeti’ne getiriyorduk. O zaman Ramazan aralık-ocak aylarına, kısa günlere ve uzun gecelere denk gelirdi; teravih saat yedide biterdi.
Bazen ben, bazen bir arkadaş gider hocaları alır gelirdik. Arapça bilen birkaç Siirtli arkadaş da vardı. Bir gece Nur suresinden “Allahu nûru’s-semâvâti…” ayetini bütün vecihleriyle yarım saat, otuz beş dakika kadar okudu. Rahmi Hoca, Beyazıt İmamı Abdurrahman Efendi ve İstanbul’un büyük kurraları oradaydı. Üstad Nusret Yeşilçay, “Bunlar İstanbul’un büyük kurraları, Kur’an hocaları; sizi dinlemeye geldiler. Bu akşam bizi mahrum etmeyin” dedi. Mustafa İsmail onlara Nur ayetini okudu. Hayatımda o kadar lezzetli Kur’an dinlemedim. Kâni’nin Tâhâ suresini Abdülfettah Şaşaî tarzında, Arap üslubuyla okuması da unutulmaz. Kâni’yi güzel okutmak için onu “kuracaksın”; gramofon gibi, kurulmadan okumazdı. “Burada musikiyi iyi bilen hocalar var” deyip teşvik edince bilgisini gösterirdi.
MEVLEVİLİĞE İNTİSAP VE HOCALARDAN HATIRALAR
F. ATAY: Siz aynı zamanda Mevlevi dedesisiniz. Mevleviliğe girişinizin ilginç olduğunu söylediniz. Nasıl oldu? Önce Mevleviliğe karşı olduğunuzu da ifade ettiniz.
EMİN IŞIK: Medrese tahsili görmüş, şeriat tahsili yapmıştık. Tasavvuf da onun içindedir ama ben Mevleviliğe karşıydım. Tasavvuf şeriattan ayrı değildir. Şeriat işin vitrini, tasavvuf kasası ya da arka planı gibidir: Biri görünen, diğeri görünmeyen taraftır. Bizim de maddi ve manevi yönümüz var. Görünmeyen tarafla uğraşana tasavvuf diyoruz. Din-i mübin açık seçik bir dindir; şeriatın hükümleri kesindir. Namazın kıyamı, kıraati, rükûu ve secdesi şekille ilgilidir; tasavvuf da o şeklin içini doldurur.
F. ATAY: Sizin Mevleviliğe girişiniz nasıl oldu hocam?
EMİN IŞIK: Hüseyin Top, Kâni Karaca, Aziz Bahriyeli ve Sadettin Heper Kuzguncuk’ta otururdu. Hüseyin Top da Beylerbeyi’ndeydi; ben Beyazıt’ta, Soğan Ağa’da imamlık yapıyordum. Soğan Ağa’ya imam olarak gelişim Celal Ökten hoca vesilesiyledir; İhya dersinde bulunmak için oraya gitmeyi çok istemiştim. Geldikten üç hafta sonra hoca vefat etti. Birlikte iki ders yapabildik. Doyamadan gitti.
Mevlevilikte ayin meşki ve ilahi meşki yapılırdı. Sadettin Heper, müsait olduklarında çocukları haftada bir-iki akşam çağırırdı. Hüseyin, “Emin, sen uzaktasın; onlar gece on ikiye kadar kalıyor, Boğaz vapurları da on-on buçukta bitiyor. Keşke sen de gelsen; çok feyizli, çok güzel oluyor, hocadan çok şey öğreniyoruz” dedi.
“Çocuklar, epey ayin öğrendiniz. Bu iş kalıcı olsun, feyzi kuvvetlensin diye Mevleviliğe girin, öyle meşk edelim” demiş. Onları Mithat Bahari Bey’e göndermiş. Mithat Bahari Bey ilk yıl Yüksek İslam Enstitüsü’nde bize Farsça dersine geliyordu; Mevlevi dedesi olduğunu biliyorduk. Arkadaşlarım onun yanında intisap etmiş, sikke tekbirlemişler. Hüseyin Top, benim tarikata karşı olduğumu bildiği için bunu bana hemen söylememiş. Dört-altı ay sonra, nisan ayında, “Ben Mevlevi oldum, biliyor musun?” dedi.
EMİN IŞIK: Ben de, “İyi halt etmişsin! Sen Beylerbeyi’nde imamsın; sana Nakşilik gibi şeriata daha yakın bir tarikat yakışır. Bektaşilerle Mevlevilerin ne farkı var? Onlar da içerler, mey içerler; seni öyle zannetmiştim” dedim. Hüseyin benimle münakaşaya girmedi. “Ben Hazreti Mevlana’yı rüyamda gördüm” dedi. Benim hikâyem de böyle oldu.
F. ATAY: Bu gördüğünüz rüya Mevleviliğe girişinizin rüyası mı oldu?
EMİN IŞIK: Evet, Hüseyin’le Konya’da Alaeddin Camii’ne giriyorduk. Ben oraya talebeyken bir kere girmiştim. Rüyamda Şems-i Tebrizî kürsüde vaaz ediyor, kırklara talimat veriyordu. Hepsi destarlı ve sikkeli kimselerdi. Hazreti Mevlana da bizi karşıladı. “Bunları rahatsız etmeyelim, sağ tarafa çekilelim” diye düşündüm. Hazreti Mevlana yedi-sekiz adım yaklaştı ve “Sen bizimkileri beğenmiyorsun ama sen bize emanet edildin; gel bakalım” dedi. Girişimin rüyası böyle oldu.
F. ATAY: Hacı Hafız Hüseyin Top’u sevgi ve saygıyla anıyoruz. Allah rahmet eylesin. 7 Aralık 2004’te Beylerbeyi’nde sizin için yazdığı bir şiir var. Şiir birkaç kıtadan oluşuyor. Sizin şairlik, yazarlık, mevlithanlık ve gazelhanlık yönleriniz de var.
“Mah-ı irfan hem kelâmın cânısın,
Yaz! Eminim sen sühan sultanısın….”
EMİN IŞIK KARDEŞİME
Nereye varsam orada
Benden evvel bulup gelmiş,
Sırlar önünde sırada
Sırla sırdaş olup gelmiş.
***
Vahdetin sırrına ermiş,
Nükteler, neşeler dermiş,
Hakk’ın sevda ummanına
Allah deyû dalıp gelmiş.
***
Gülleri bülbüle satmış,
Cemâli celâle katmış,
Bülbülün nağmelerini,
Üslûbunu çalıp gelmiş.
***
İrfan meclisinde kalmış,
Sevdanın sazını çalmış,
Hem kulluk imtihanından,
Berâtını alıp gelmiş.
***
Işık nüh feleği aşmış,
Gelip Hüseyin’e ulaşmış,
Elestin icazetiyle,
Nuru nâra salıp gelmiş.
Hüseyin top
CELALETTİN ÖKTEN HOCAYI OKULUN TUVALETLERİNİ TEMİZLERKEN GÖRMÜŞ
F. ATAY: Nurettin Topçu’nun Celalettin Ökten Hoca’yı temizlik yaparken gördüğü bir hatıranız vardı. Anlatır mısınız?
EMİN IŞIK: Celalettin Hoca evde yokmuş; yengemiz, “Okula gitti” demiş. Nurettin Topçu da ziyarete gelmiş. Celalettin Hoca, İmam Hatip okullarının kurucu müdürüydü. Okulun ilk yıllarında bir hanımefendinin bağışladığı eski bir köşkte eğitim veriliyordu; Vefa Bozacısı’nın karşısındaki binada. Nurettin Hoca, pazar günü öğleden sonra iki buçuk-üç gibi Celal Hoca’yı ziyarete gelmiş. Evde olmadığını öğrenince Beyazıt’tan Vefa’ya, okula gitmiş. Celal Hoca’yı tuvaletleri temizlerken bulmuş; elinde süpürge ve kova varmış.
Nurettin Hoca, “Hocam, bu iş size mi kaldı?” diye sormuş. Celal Hoca, “Evet, bana kaldı. Talebelere de temizlettiririm ama onlar gençtir; şahsiyetleri rencide olur. Bu işi biz yaparız” demiş. Devlet hademe kadrosu vermemişti; okulun imkânı yoktu. Celalettin Hoca’yı Celalettin Hoca yapan inceliklerden biri de buydu.
F. ATAY: Nurettin Topçu hastayken de onu ziyaret edip dua etmiştiniz. Aranızda geçen konuşmayı anlatır mısınız?
EMİN IŞIK: Hocaya, “İnşallah iyileşeceksiniz, bu hastalığı yeneceksiniz. Birlikte yapacağımız işler var” dedim. Ahlak kitabı yazacaktık. Devlet için ahlak dersleri yazıyorduk; ayrıca halk için de bir kitap hazırlamayı düşünmüştük. “Hocam, çok yaşayacaksınız, okuyacak, millete faydalı olacaksınız” dedim. O da, “Mevlana’sını anlamayan bu millet beni anlamış ne olacak, anlamamış ne olacak?” dedi. Ardından Türk millî eğitiminin bütün programlarının Mevlana’dan başlaması, Mevlana’yı temel alarak işe başlaması gerektiğini söyledi.
F. ATAY: 2016’da vefat eden İbrahim Bodur’la ilgili bir hatıranız varsa onu da alayım. Ardından Şükran Işık Anne’ye, yengemize geçelim. Şükran Anne aynı zamanda şaire; güzel şiirleri var, bestelenmiş şiirleri de bulunuyor. Mevleviliğe girişi de farklı olmuş. Nasıl olmuş?
EMİN IŞIK: Okulumuzdaki asistanlardan biri Kuşadalı Hazretleri üzerine çalışıyordu. Bütün gece Kuşadalı’yı konuştuk; yazdıklarını okuduk, bazı tashihler yaptık, sorularını cevapladık. Şükran Anne de evde bizi dinliyordu. “Bu mübarek zatı rüyamda göreyim” demiş. Kuşadalı’yı düşünerek istihare yapmış, dua etmiş, iki rekât istihare namazı kılıp yatmış. Rüyasında Hazreti Mevlana, Fatih’in beyaz at üzerinde tasvir edildiği tabloya benzer biçimde, lüks koşumlu bir atla gelmiş. Şükran Anne, Hazreti Mevlana’yı o hâliyle görünce bayılmış. Mevlana attan inip yüzünü okşayarak onu uyandırmış. “Rüyada bayılmışken ayılırken hakikatte de uyandım” demiş. Sabah rüyasını bana anlattı. “Ben Kuşadalı’yı göreyim derken böyle Mevlana’yı gördüm” dedi. Ben de, “Onu ben gönderdim; hanım elden gidiyor, Hazret yetiş” dedim.
İbrahim Bodur Bey’e gelince, hayatımda zenginliğin kendisine yakıştığı bu kadar mütevazı bir insan tanımadım. Ülkesine ve bayrağına âşık bir insandı.
Bir gün, ülkemizdeki ekonomik sıkıntıların olduğu bir dönemde, fabrikalara çalışıyor. Muhasebeye durumumuzu soruyorum, İbrahim Bey, küçülmeye gitmemiz gerekiyor. İşçi çıkarmamız gerekiyor. Sokağa çıkıyorum ve sokakta ne kadar insan varsa onları da fabrikama almak istiyorum. Hesaplar başka dilden konuşuyor, vicdanlar başka şeyler anlatıyor. Ve hiçbir krizde, her şeye rağmen işçi çıkarmamaya çalıştı…
Kandil akşamları, perşembe akşamları ve ramazan teravihlerinde ülke gündemiyle ilgili uzun uzun değerlendirmeler yapardı. Çok güzel bir dost idi. Allah rahmet eylesin.
ŞİİR, SOHBET VE DOSTLAR
F. ATAY: Şişli Camii’nin de hayatınızda ayrı bir yeri var. Selçuk Eraydın Hoca’nın cenaze namazını siz kıldırdınız. Ben de çocuklarımla, özellikle bayram arifelerinde, kabrini ziyaret ederdim. Tasavvuf ve tarikat dersimize gelirdi. Kızım bir gün, “Hocanı bu kadar çok mu seviyorsun?” diye sormuştu. Hocalarımı çok seviyorum; sizi de çok seviyorum hocam. Şişli Camii’nde kaç yıldır sohbet ediyorsunuz?
EMİN IŞIK: Şişli Camii’nde cuma günleri namazdan önce yirmi yıldır sohbet ediyorduk; sonra yirmi üç yıl olduğunu fark ettik. Ondan önce akşamları Mesnevi dersleri yapıyorduk. Uluslararası Mevlana Vakfı’ndaki dersler de devam ediyor.
F. ATAY: Pazartesi sohbetleriniz de var. Topkapı’da dostlarınızla bir araya geliyorsunuz; hastaneden profesör arkadaşlar, Demir Budak, Yahya Bey, iş adamları ve zaman zaman sanatçılar katılıyor. Alp Arslan da geliyor. Ona bir şey okutuyor musunuz?
EMİN IŞIK: Okutuyoruz tabii. Sesi müsaitse, iştahı varsa teklif ediyoruz. Sohbet ediyoruz. İlahi ve kaside okuyup dertleşiyoruz. Bu sohbetleri çok önemsiyorum. İstanbul bu açıdan çok zengin. Kalabalık bir şehir. Kalabalıklaştıkça da yalnızlaşan bir şehir. Bu yalnız şehirde bu tür küçük toplantılar hoş oluyor.
F. ATAY: Selçuk Hoca’nın cenaze namazını siz kıldırmıştınız. Rahmetli Ömer Çam Hoca da cenazede konuşmuş ve “Allah ömrümün geri kalan kısmını Selçuk’a verseydi de o yaşasaydı, ben ölseydim” demişti. Hocalarımızın Selçuk Eraydın Hoca’ya ayrı bir muhabbeti varmış. Siz aynı odayı paylaşıyordunuz; nasıl bir insandı?
Selçuk başka bir şeydi. Bazı insanlar doğuştan evliya ruhlu olur; Selçuk da öyle biriydi.
Evet. Selçuk sonradan emekle, gayretle, ilim ve irfanla iyi olmuş biri değildi; doğuştan iyilik meleğiydi. İyilik için yaratılmış, evliya ruhlu bir arkadaştı. Sınıfın hamisi, hizmetçisiydi. Mahir Bey’den şiirleri alır, teksir eder, herkese tek tek getirip dağıtırdı. O gün orada olmayanlar için saklar, sonra verirdi. Sınıfın mümessiliydi ama ölünceye kadar hizmet ehli olarak kaldı. Selçuk’u bir defa görüp de sevmeyen yoktu.
F. ATAY: Hollanda İslam Radyo ve Televizyon Yayın Kurumu için sizinle Regaib, Selçuk Hoca’yla da Miraç Kandili radyo programı yapmıştık. Masanın bir tarafında siz, diğer tarafında Selçuk Hoca oturuyordu.
Hocamın okuduğu beyitlerden biri hatırıma geldi ve okudum.
ZİHİ ZÂT-I ULÛHİYYET, MÜHİMSAZ-I RUBÛBİYYET,
Kİ ŞEHRİSTAN-I SUN’UNDA DEĞİL BİR ZERRE NÂBERCÂ……
Hocamın okuduğu gibi okumaya çalıştım. “Eminciğim, işte benim talebem” demişti… Allah rahmet eylesin.
EMİN IŞIK: Miraç gecesi vefat edince, yarım gitmiş gibi oldum; sanki Selçuk’la bir parçaydık. O vefat etti, ben de yarı yarıya öldüm. “Küllü nefsin zâikatü’l-mevt…” Her canlı ölümü tadacaktır. Cenab-ı Hak gani gani rahmet eylesin.
F. ATAY: Âmin, çok teşekkür ederim hocam.
*****
KUR’AN’A VE TASAVVUF KÜLTÜRÜNE ADANMIŞ BİR ÖMÜR… DOÇ. DR. EMİN IŞIK
Av. Fehmi Atay / Çengelköy – 07.07.2024
İnsan, kendisini mutluluğa götürecek iyi ve doğru şeyleri deneme yanılma yoluyla bulmaya çalışacak kadar uzun bir zamana sahip değildir. Bu sebeple, hayatı bize özetleyecek ve yorumlayacak örnek şahsiyetlere ihtiyaç vardır. Kişiliğimizin gelişiminde ve oluşumunda önemli rol oynayan bu örnek şahsiyetlerle birlikte yaşarız. İçimizden çıkan bu örnek simaların varlığı bize huzur verir, moral aşılar ve özgüvenimizi artırır.
Birçok filme, romana ve hikâyeye konu olan öncü isimler, iz bırakan örnek şahsiyetler vardır. Onlar ölümsüzdür. Eserleri ve ahlaki yaşantılarıyla ebediyen var olacak, nesilden nesile hayır dualarla anılacaklardır.
Türk toplumunun yetiştirdiği bu örnek simalardan biri de merhum Doç. Dr. Emin Işık hocamızdı.
Onun talebeleri olan bizler, Peygamberimizi kendisine örnek alan; onun güzel ahlakını yaşayan ve yaşatan Emin Işık hocamızı kendimize örnek aldık. Sohbetlerine katılmak, ondan feyiz almak, Peygamberimizin güzel ahlakını ondan dinlemek ve onunla gönül köprüsü kurmak bize ayrı bir huzur verirdi.
Peygamberimiz mübarek bir sözünde şöyle buyurmuştur: “İnsan öldüğü zaman bu dünya ile alakası kesilir. Fakat insanın bu dünya ile irtibatını devam ettiren üç prensip vardır: Yaptığı iyilikler ve hayır hizmetleri, bıraktığı ilim eserleri ve hayırlı evlatları. Bu üç prensip, insanın dünyadaki amellerinin devamını ve insanın da ölümsüz olmasını sağlar.”
Bu üç prensiple dünyadaki amellerinin devamını sağlayan hocamız, bugün fiziken aramızda olmasa bile hayatımızda unutulmaz izler bıraktı. Kısaca, aşkı meşk etti ve gitti.
Bu sebeple onu hiç unutmadık. Dualarımızı süsleyen hocamız olarak hayatımızda hep var olacaktır.
Onu dinleyen, sohbetine bir kerecik olsun katılan her insanı etkilemiştir hocamız.
Talebelerinin hayatında derin izler bıraktığı gibi, Şişli Camii’nde 40 yıla yakın sürdürdüğü sohbetleriyle cemaatinin gönlünde de ayrı bir yer edindi. 1960’lı yıllarda Batı Avrupa’ya çalışmak için giden ve orada yalnız bırakılan Avrupa Türklerini hiç yalnız bırakmadı. Yaptığı kültür ve tasavvuf programlarıyla onların hayatında da derin izler bıraktı.
TRT 1’de yaptığı programlarla seyircilerin, Mesnevi sohbetleriyle de ihvanın gönlünde unutulmaz izler bıraktı.
Kılık kıyafeti, sohbeti, talebelerine ve cemaate yaklaşımıyla öncü bir din adamı ve rehberdi. Talebeleri için sadece bir hoca değil; bir abi, bir sırdaş, bir baba ve çok güzel bir dosttu.
İslam’ın bütün güzelliklerini ve Peygamberimizin üsve-i hasene olan güzel ahlakını hayatına tatbik eden bir hocamızdı. Sosyal bir insandı; bir toplum bilimci, bir toplum mimarıydı.
Kendisi çok sıkıntı çektiği için talebelerinin sıkıntı çekmemesi adına büyük fedakârlıklar yapan, herkesin Emin abisiydi.
Avrupa Türklerinin kimliklerini kaybetmemeleri için pek çok kilisede programlar yaptı; sohbetler ve konferanslar verdi.
O, sevgi tüccarıydı. Yurt içinde ve yurt dışında işi gücü moral aşılamak, sevdirmek ve sevgi dağıtmaktı. Hep bunu yaptı.
Hayatı boyunca Hakk’tan istemeyi, O’nun rızasını gözetmeyi; halka değil Hakk’a yaranmayı tavsiye etti. Çünkü gerçek anlamda kulluğun çok büyük bir erdem ve şeref olduğunu her fırsatta anlatırdı.
Hukuk fakültesinde okuduğumuz derslerden biri de “Girişimcilik” dersiydi. Örnek insanların başarı hikâyelerinin yer aldığı ve örnek kişilerin kendi hayatlarını anlattığı canlı bir dersti.
Her hafta başarılı bir girişimci gelir, nereden nereye geldiğini anlatırdı. Devam mecburiyeti olan bu derste, 300’e yakın öğrenciye dersini, hayat hikâyesini ve yaşadığı hayatın formüllerini anlatırdı ki bizler aynı hayat dilimini tekrar yaşamak zorunda kalmayalım.
Bu sebeple, özellikle merhum hocamın ve onun gibi güzel izler bırakan örnek şahsiyetlerin hayatları gerçekten ibret vesikalarıyla doludur.
Okulları, başarıları, ekonomik durumları, tatillerde aile bütçelerine yaptıkları katkılar; bölüşümcü ve paylaşımcı tutumları, insanlara ve ailelerine destekleriyle hep örnek olmuşlardır. O nesildeki kalabalık ailelerin ilk çocukları, kendilerinden sonra gelen kardeşlerine adeta anne baba gibi destek olur, yokluklardan başarılar çıkarmayı bilirdi. Bunlar, ne kadar örnek ve asil olduklarını gösteriyor.
2016 yılında ATV Avrupa’da bu başarı hikâyelerini ekrana taşırken Emin Işık hocamı da konuk etmiş ve onun örnek hayatını konuşma bahtiyarlığına ermiştim.
Çocukluğunu, oyunlarını ve oyun arkadaşlarını anlatırken hafız olduğu için arkadaşlarının kendisine ve dolayısıyla Kur’an’a ne kadar saygılı olduklarından söz etmişti:
EMİN, SEN HAFIZSIN. KUR’AN’IN ÜSTÜNDEN ATLANIR MI?
“Uzun eşek oynardık. Birkaç arkadaş yan yana dizilirdik; arkadaşlarımız da yere düşmeden dizilen arkadaşlarımızın üzerinden atlardı. Arkadaşlarım benim üzerimden hiçbir zaman atlamazdı. Ben uzun eşekte sıraya girsem, ‘Hayır Emin, sen hafızsın, sen olmaz. Kur’an’ın üzerinden atlanır mı?’ der ve oyunun o bölümüne dâhil olmamı istemezlerdi.”
İkişer kişiden iki takım olunca bazen bizim takımın eğilmesi ve uzun eşek olması gerekirdi. Ama arkadaşlarımın hiçbiri benim üzerimden atlanmasına müsaade etmezdi. Bazen bana hakemlik yaptırırlar, bazen de kazanan takıma beni alırlardı.
O yaşta arkadaşlarım benim hafızlığıma çok büyük saygı gösterirlerdi.
Hafız olan rahmetli babasının sesinin çok güzel olduğunu anlatırdı. “Babamın sesi yanında benim sesim kedi miyavlaması gibidir, ” derdi. Bir defasında da rahmetli babasının çok tiryaki olduğunu anlatmıştı.
Babası, iftar ezanı için minareye çıkarken sigarasını ve çakmağını da yanına almış. Top patlamış; Emin hocamızın babası çakmağı çakıp sigarasını yakmış, iftarını açmış ve ezana başlamış. Ezanın bir bölümünü okuyor, sonra sigarasından bir fırt çekiyormuş. Ezan bitinceye kadar sigarasını da bitirirmiş… Allah hem babasına hem de sevgili hocamıza gani gani rahmet eylesin.
Dostluğa ve dostlarına karşı çok vefalıydı. Türk sanayisinin temel taşlarından rahmetli İbrahim Bodur abiyle çok yakın dostluğu vardı. İbrahim Bey, 2016 yılında vefat etti. Allah rahmet eylesin.
24 Mayıs 2016 Salı günü Fatih’teki cenaze namazına yurt içinden ve yurt dışından binlerce insan katıldı. Orta Doğu’dan bazı üst düzey kişilerin hıçkırarak ağladığına şahit oldum.
Cenaze namazından sonra İbrahim Bodur Bey’in naaşı, Çanakkale’nin Çan ilçesine defnedilmek üzere yola çıktı. Hocamın çok keyifsiz olduğunu gördüm. Koluna girdim. O günü hocamla geçirmeye ve onu yalnız bırakmamaya karar verdim.
Programının ne olduğunu sordum. “Çapa Tıp Fakültesinde Fethi Gemuhluoğlu konferansım var” dedi. “Hocam, çok halsiz görünüyorsunuz. Biraz istirahat etsek, bir yerde bir şeyler yesek olur mu?” dedim. “Evet, olur” dedi. Camiden indik, Saray’da (muhallebici) oturduk. Hocamın yanında ben hiç kimsenin elini cebine attığını görmedim. Müthiş cömert bir insandı. Lokantaya girerken çaktırmadan garsonla pazarlık yaptım ve deyim yerindeyse ödemeyi peşin yaptım.
Yemek sonunda bir şey demedi. Memnuniyetini ifade etti ve dua etti. Oradan çıktık, taksiye bindik. Taksiciye, “Çapa’ya buradan ne kadar yazar?” dedim. Bir ücret söyledi, onu da çaktırmadan ödedim. Fakat hoca meseleyi anladı. Taksici, hocanın büyük bir Allah dostu olduğunu sohbetlerinden ve konuşmalarımızdan anlayınca trafikten ve yoğunluktan yakınmaya, ağlamaya başladı. Hocam da “Al, bu bereket parasıdır, hoca parasıdır; bereketlidir” diyerek taksiciye bahşiş verdi.
Fatih Camii’nden yemek yediğimiz yere, oradan taksiye ve taksiden Çapa’ya yürürken yolda pek çok hatıramızı paylaştık.
1990 sonrasında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından hocalarımız ve sivil toplum kuruluşları da oralara gitmeye başlamıştı. İlahiyat hocalarımızın bir kısmı, Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle oralara giden ilk isimler arasındaydı.
Kazan’a kalabalık bir ekiple sünnet için gittiklerini ve uçaktan iner inmez kucağında bir çocukla yaşlı bir hanımla karşılaştıklarını anlattı. Daha sonradan bu hanımın tarih profesörü Naciye Hoca olduğunu öğrenmişler. Naciye Hoca, kızının bir Rus’la evlenmesine karşı çıkmış ancak engel olamamış. Erkek çocukları olması hâlinde kendisinin bakması şartıyla evliliğe izin vermiş. Kucağındaki çocuk da Rus damadından olan torunuymuş. Uçakla inilen yerden 400 kilometre daha gitmişler ve yolculuk sırasında Naciye Hoca’yla bunları ve daha pek çok şeyi konuşmuşlar.
Bu anekdotu hocam yazdığı için zaten biliyordum. Ama bir kez de hocamdan dinlemiş oldum.
Emin hocamın çok sevdiği ve hemşehrisi olan, hayatını Türk dünyasına ve Türklüğe adamış Avrupa Türklerinin lider isimlerinden Musa Serdar Çelebi Bey’le birlikte kültürel çalışmalar yaptığımız dernekte ve orada başımdan geçen bir sünnet hikâyesini paylaşmak istediğimi söyledim.
Romanya’nın Dobruca bölgesinde, Köstence Babadağ’daki bir hatıramı anlattım. UKİD (Uluslararası Kalkınma ve İşbirliği Derneği) olarak, Musa Serdar Çelebi Başkanımızın rehberliğinde gönüllü doktorlarla 150 çocuğu sünnet etmek için yola çıktık. Yıl 2014’tü, yanılmıyorsam. Bir düğün salonu kiralayıp orayı hijyenik bir ameliyathaneye çevirdik. Gece saat 01.30’da tam 248 çocuğun sünnetini tamamladık.
Sabah erkenden buluşma noktamız olan Babadağ Gazi Ali Paşa Külliyesi’nin önünden hareket edeceğiz. Avluda otururken fötr şapkalı bir abi, yanında da bir çocukla avlunun dışında tur atıyordu. Kendisine nasıl yardımcı olabileceğimi sordum. “Dün bizim çocuk arkadaşlarıyla denize gitmiş, sünneti kaçırmış. Şunu ayaküstü bir sünnet etseniz” dedi. Ben de doktor olmadığımı, onları beklediğimi ama sünnetin gece bittiğini ve böyle bir imkânımızın olmadığını söyledim. Bir taraftan bana dil döküyor, bir taraftan da oğluna kızıyordu. Hatta beni ikna etmek için arkadaşının yetimi olduğu yalanını da söyledi. “Seneye geliriz, hallederiz” dedim. O zaman, çok kızdığı oğluna dönerek, “İstiyor musun şimdi gavur kalasın?” demişti…
Bu hatıramı anlattım. Hocamın çok hoşuna gitti. “Ben de bundan sonra sohbetlerimde kullanırım, ” demişti sevgili hocam.
Sohbetler, sünnetler, Kazan, Romanya derken konferans mahalline ulaştık. Hocam hayli iyi görünüyordu, düzelmişti. Konferans başladı. Fethi abiyi anlattı ve onların hayatında bıraktığı izlerden söz etti. “Bugün ben de talebem Fehmi ile böyle bir gün yaşadım, ” dedi. “Fethi abi işimizle, eş seçimimizle, yaşantımızla, kılık kıyafetimizle, her şeyimizle çok yakından ilgilenirdi, ” diye anlattı. Allah hepsine rahmet eylesin.
Konferans sonrası başka bir programı olup olmadığını sordum. “Evet, var, ” dedi. Şişli Camii Vakfı Müdürü, çok yakın dostu, talebesi, arkadaşı, gönüldaşı ve dava arkadaşı Hüseyin Erek Hoca’yla bir dostlarının taziyesine gideceklerini, onunla Levent metrosunda buluşacaklarını söyledi.
Bu arada Çapa tramvay durağına doğru yürüyorduk. Hocam toplu taşımayı aktif olarak kullanırdı. Durağa geldik; hemen koşarak tramvaya bindi. Ben kart basıncaya kadar kapılar kapanırken kolunu kapının arasına soktu, kapının kapanmasını önledi. Bunu görünce hemen fırladım ve o aralıktan geçerek tramvaya bindim. “Acıdı mı hocam?” dedim. “Hayır” dedi. Ama o anı hiç unutamıyorum. Ruhu şad olsun sevgili hocamın.
1998 yılında İsmail Biçer ve Yusuf Gebzeli abilerin vefatından sonra, her sabah Kur’an’dan cüzler okuyup onlara hediye etmeye başladım. Bugün sayısı 212’ye ulaşan ve hiç aksatmadığım dua listemde sevgili hocamın da çok müstesna bir yeri var. Allah onlardan razı olsun.
Bu hayatta, onun kadar talebelerini etkileyen ve derin izler bırakan çok az hoca vardır.
Aslında hocam benim dersime hiç girmedi. Çok kuvvetli bir hafız olduğum hâlde, başka bir sınıfla imtihan olmamı kabul etmeyen Kur’an hocam, Hollanda’ya ailemin yanına gittiğim için beni ikmale bıraktı.
Bütünleme imtihanı sırasında sınıfa girdim. Emin Işık hocam masada tek başına oturuyordu. “Buyur kardeşim, ” dedi. Masanın üzerindeki Kur’an’da Enfal suresi açıktı. “Oku kardeşim, ” dedi. “Ben hafızım, ” dedim. “Kapat kardeşim, niçin geldin?” dedi. Bütünleme sürecini konuştuk. Dostluğumuz, baba evlat ve hoca talebe münasebetimiz de bu şekilde başlamış oldu.
Ondan sonra, özellikle Amir Ateş hocam vesilesiyle programlarda ve okumalarında sık sık birlikte olduk.
Hocam ve onun gibi örnek hayatlar bu topluma çok anlatılmalı, çok tanıtılmalı ve onurlandırılmalı ki toplumda bu güzel insanların sayısı çoğalsın.
Çünkü Peygamberimiz dünya hayatını, güneşten gölgeye ve gölgeden güneşe atılan adıma benzetir. Neticede bir adımdır; çok kısadır. Bu kısacık hayatta güzel davranışlar sergileyen hocalarımızı ve güzel insanları anlamak, onlara bir vefadır.
Hazreti Mevlânâ da bu hayatın kısalığını daha ileri götürmüş: “Gözünü açıyorsun, ‘Doğdu, ’ diyorlar; kapatıyorsun, ‘Öldü, ’ diyorlar. Göz kapağının hareketine de ölüm diyorlar…” demiş. Bu kısacık hayatta hoş seda bırakıp gittiler.
Ahlakı, ilmi, yaşantısı, tavırları ve talebelerine ve insanlara davranışlarıyla gerçek bir örnekti.
Çok iyi bir hafızdı. Çok iyi bir müfessirdi, çok iyi bir muhaddisti. Aynı zamanda bir Mesnevi hafızı ve şairdi. Genel kültürle donanmış, çok yönlü bir hoca, bir abi ve bir dosttu.
Amir hocamla birlikte oturmamız ve yakın olmamız sayesinde onların meclislerinde bulunma lütfuna erdim.
İstanbul’un bazı ünlü ailelerinin evlerine ben de hocalarımla birlikte gittim. Onların sohbetlerini, tebliğlerini ve insanları hayran bırakan konuşmalarını unutmak mümkün değil. Taziye meclislerinde hem ailenin acısını paylaşır hem de birlikte olduğu arkadaşlarına edep, adap ve erkânı, yol yordamı öğretirdi. Bizi irşat ederdi.
Kur’an’dan sonra kültürümüzün ve kimliğimizin muhafazasında mevlidin çok ayrı ve özel bir yeri olduğunu her fırsatta ve ortamda anlatırdı. “Nerede Kur’an varsa orada mevlit de vardır. Bu, bizim kültürümüzün en büyük zenginliğidir. Balkanlar ve Orta Asya Türkleri, bir asra yakın kimliklerini ve Türklüklerini mevlit sayesinde koruyabilmişlerdir” derdi.
Çok iyi bir mevlit ve musiki icracısıydı. Sesi güzeldi. Musikimizi çok severdi. “Çok insan musikimizi anlayamaz; ondan anlamayan, bizden de bir şey anlamaz, ” derdi.
Bir sohbetinde, Azerbaycan seyahatinde her tarafta Azeri millî müziğini duyunca çok etkilendiğini ve duygulandığını anlatmıştı. Uçakta, istasyonda, bakkalda, manavda, sokakta; her yerde Azeri müziğinin çalmasının kendisini çok duygulandırdığını söyleyip, “Günümüz savaşları artık kültür savaşlarıdır, ” derdi.
Ülkeler, ele geçirmek istedikleri toplumların önce müziğini ve kültürel âdetlerini değiştirmek istiyorlar. Bunda da çok başarılı oluyorlar. Çünkü bizde kendi örf ve âdetlerimize, kendi öz müziğimize karşı müthiş bir düşmanlık oluştu. Musikimizin hastaların tedavisinde kullanıldığını, her hastalığı tedavi eden bir makam bulunduğunu, musikimizin ruha tesir ettiğini ve bizim musikimizden daha tesirli bir müzik duymadığını ifade ederdi.
Bu sebeple mevlide, musikimize ve Mesnevi okumalarına ayrı bir hassasiyet gösterirdi. Millî musikimizi icra edenleri çok sever ve onlara büyük övgüler yağdırırdı.
Kendisi de aynı zamanda çok iyi bir icracıydı.
“Allah’ın insanlarla konuşması Kur’an ile, insanların Allah ile konuşması da dua ile olur” derdi. “Mevlit ortamları hep dua meclisleridir. Burada kullar Allah ile konuşur; tıpkı şu telefonla insanların konuşması gibi” derdi.
Onun her hareketi, her konuşması bizim için adeta bir dersti. O, büyük Allah dostlarındandı. Nasıl ki duasıyla dünyadaki bütün Müslümanları kucakladıysa, Emin hocamız da özellikle ülkemizde on binlerin duasında yer almaktadır.
Bu kısacık yazımı, çok değerli abim dediği hemşehrisi, çok sevdiği yol ve okul arkadaşı, ev arkadaşı H. Hüseyin Top hocamızın kendisi için yazdığı ve pek çok konuyu içinde toplayan güzel bir şiirle bitiriyorum:
Hayatını Kur’an’a ve sünnete adamış, bu istikamette yaşamış; aşkı meşk etmiş ve bu kubbede hoş seda bırakarak aramızdan ayrılmıştır.
Her ne şekilde olursa olsun, bu örnek hayatların yeni nesillerle buluşmasını sağlayan ve bu güzel çalışmayı yapan dostlarımıza çok teşekkür ediyorum.
Emin hocam, anlattıkları, yaşattıkları ve öğrettikleriyle hep bizimle birliktedir. Onu hiç unutmadık. Her sohbetimizde o mutlaka vardır. Hayatı boyunca çok saygı duyduğu ve bugün Zincirlikuyu’daki büyük ayyıldızlı bayrağın rüzgârda dalgalanırken çıkardığı ninni sesleri arasında, cennet bahçelerinden bir bahçe olan ebedî istirahatgâhında huzur içindedir.
Allah sana rahmet eylesin. Seni çok özlüyoruz hocam.
***
Emin Işık Hocama ayırdığımız bu yazımızı onun “Aşk” şiiriyle bitirelim.
Aşk
Seni sordum kurda kuşa
Yorgunum sürme yokuşa
Şu başımı taştan taşa
Bir ömür vurdum da geldim.
***
Bir garibim düştüm yola
Düşünmedim halim nola
Yolda gördüğüm her kula
Köyünü sordum da geldim.
***
Bu yol hiç bitmez dediler
Bir ömür yetmez dediler
Tez ol biraz tez dediler
Kalbimi yordum da geldim.
***
Gönül ehli dertli yaşar
Gamsız ona bakar, yaşar
Sevda her engeli aşar
Zinciri kırdım da geldim.
***
Dilerim bakmaz kusura,
Kabul eyler ol huzura
Yeri göğü tutan nura
Gönlümü verdim de geldim.
***
Ufuklar gel gel dediler
Kul ol artık, kul dediler
Ya öl ya ol dediler
Divana durdum da geldim…
Emin Işık – 25.11.1986
Kaynaklar:
1-ATV Avrupa, 01.10.2027 tarihlerinde yayımlanan, Fehmi Atay’ın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendiği Hafız Emin Işık’ın Hayat Hikayesi | Anıların İzinde programı.
2- Hafız Emin Işık ile ilgili yazılar ve notlar- Fehmi Atay
FEHMİ ATAY’IN YAYIMLANMIŞ DİĞER RÖPORTAJLARI
Dr. Mehmet Ali Sarı Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/dr-mehmet-ali-sari-hafiz-olmak-zor-hafiz-kalmak-daha-da-zor/
Talip Akbal Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/kurana-adanmis-bir-omur-seyhulkurra-talip-akbal-hoca/
Amir Ateş Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-hafiz-mevlithan-bestekar-amir-ates-roportaji/
Dr. Fatih Çollak Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-seyhul-kurra-dr-fatih-collak-roportaji/
Ramazan Pakdil Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-seyhul-kurra-ramazan-pakdil-roportaji/
İlhan Tok Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-hafiz-ilhan-tok-roportaji/
Prof.Dr. ismail Karaçam: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-prof-dr-ismail-karacam-roportaji/


