Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Sosyal Medya

Av. Fehmi Atay’ın  Dr.Tayyar Altıkulaç Röportajı

Röportaj: Av. Fehmi Atay Röportaj Konuğu: Dr.Tayyar Altıkulaç Sorularımızı büyük

Röportaj: Av. Fehmi Atay

Röportaj Konuğu: Dr.Tayyar Altıkulaç

F. Atay: Hoş geldiniz Hocam.

Tayyar Altıkulaç: Teşekkür ederim, hoş bulduk.

F. Atay: Değerli Hocam;

  • Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı (15 Temmuz 1971 – 7 Eylül 1976)
  • M.E.B. Din Eğitimi Genel Müdürlüğü (7 Eylül 1976 – 2 Kasım 1977)
  • M.E.B. Talim ve Terbiye Kurulu Üyeliği (2 Kasım 1977 – 9 Şubat 1978)
  • Diyanet İşleri Başkanlığı (9 Şubat 1978 – 10 Kasım 1986) 

Gibi kamuoyunun çok yakından bildiği görevlerinizi sıralayarak röportajımıza başlamak istiyorum. İlerleye sorular içinde bu görevlerinizle ilgili de zaten sorular soracağım.

Tayyar Altıkulaç: Teşekkür ederim, buyuurn sorun.

ÇOCUKLUK YILLARI VE AİLE ORTAMI

F. Atay: Nerede doğdunuz?

Tayyar Altıkulaç: 1 Haziran 1938’de Kastamonu’nun Devrekâni ilçesine bağlı Bıngıldayık köyünde doğdum.

F. Atay: Bıngıldayık  adı nereden geliyor?

Tayyar Altıkulaç: Köyümüzün yaklaşık iki kilometre uzağında, oda büyüklüğünde bir kaynak vardı. Zemini tamamen kumdu. Suyun kaynadığı yerlerde kumlar yukarı doğru hareket eder, “bıngıl bıngıl” görünürdü. Köyün adının buradan geldiğini düşünüyorum. Kaynağın üzeri kapatıldı ve su köye getirildi. Köyde su olmadığı için kaynak, köyün su ihtiyacını karşılar hâle geldi.

F. Atay: Aileniz de Bıngıldayık’lı mı?

Tayyar Altıkulaç: Evet, Bıngıldayık’lıyız.

F. Atay: Çocukluğunuz köyde mi geçti?

Tayyar Altıkulaç: Hafız oluncaya, yani dokuz yaşıma kadar çocukluğum Bıngıldayık’da geçti. Hafızlık nedeniyle ilkokula bir yıl geç başladım.

F.Atay: Sizinle yapılan  sohbetlerin bir kısmında  çocukluğunuzu hiç yaşamadığınızı ifade ediyorsunuz.

Tayyar Altıkulaç: Evet, çocukluğumu hiç yaşamadım diyebilirim. Hiç oyuncağım olmadı. Bazen, inşaatlarda kullanılan tekerlekli arabaları alıp evin etrafında  dönmek yegane oyunumdu.

F. Atay: Dedelerinize yetişebildiniz mi?

Tayyar Altıkulaç: Dedem 12 kardeşin biriydi; sekizi erkek, dördü kızdı.

F. Atay: Hepsi Bıngıldayık’da mı yaşıyordu?

Tayyar Altıkulaç: Erkek kardeşler Devrekâni’nin farklı köylerinde yaşıyordu. Kız kardeşler evlilik nedeniyle başka yerlere gitmişti. Dedem ve büyük amcalarımdan yalnızca birine yetişemedim; askere gitmiş ve geri dönmemiş. Diğerlerini gördüm. Dedem köyün hatibiydi. Anne tarafından dedem de yaşadığı köyün hatibiydi. İkisinin adı da Tahir’di. Medrese arkadaşıydılar; daha sonra dünür oldular.

F. Atay: Kaç kardeşsiniz?

Tayyar Altıkulaç: Dört kardeşiz. Ağabeyimle ben annemden, diğer iki kardeşim ise babamın ikinci evliliğinden. Bir kız, bir erkek kardeşim var.

F. Atay: Anneniz vefat ettiğinde kaç yaşındaydınız?

Tayyar Altıkulaç: Yedi yaşındaydım. Annem 28 yaşındaydı.

F. Atay: Annenizin vefatı sizi nasıl etkiledi?

“ANNEMİN DEFİNİ ESNASINDA TOPRAĞIN ÜZERİNE OT SERDİRDİM”

Tayyar Altıkulaç: Annemin vefatı beni çok etkiledi. Ağabeyim daha metin bir tabiatta, ben ise daha çelimsiz ve hassas bir çocuktum. Annemin vefat ettiğini öğrenince çok üzüldüm ve yanından hiç ayrılmadım. Cenazesi yıkanırken de başındaydım. Bu an hâlâ gözümün önünde. Kabristana götürülürken sert toprağa yatırılmasına gönlüm razı olmadı. İsteğim üzerine bir yakınımız samanlıktan bir kucak ot getirdi; mezara serdirdim.

F. Atay: Allah rahmet eylesin.

Tayyar Altıkulaç: Sonraki günler benim için çok zor geçti. Bir gün annemin kabrine tek başıma gidip üzerine uzanmış, orada uyuyakalmışım. Oradan geçen atlılar beni görüp uyandırmış ve köye götürmüşler.

HAFIZLIĞA BAŞLAMA

F. Atay: Hafızlığa nasıl başladınız?

Tayyar Altıkulaç: Annem vefat ettiğinde, yedi yaşımdayken Kur’an-ı Kerim’in her cüzünden altı sayfa ezberlemiştim. Ağabeyimle birlikte çalışıyorduk; hocamız dedemdi. Annemizin vefatından sonra ikimizin de hafızlığına ara verildi. Bir süre sonra dedem, babaannem, ağabeyim ve ben evdeyken bizi yeniden okumaya teşvik etti. “Biriniz okuyacak, biriniz köy işleriyle meşgul olacak,” dedi. Önce ağabeyime okumak ve hafız olmak isteyip istemediğini sordu. Ağabeyim cevap vermedi, babaannemin arkasına gizlendi. Dedem onun okumayacağını anlayınca sıra bana geldi. Başka seçenek kalmadığını düşünerek “Ben okuyacağım,” dedim. Dedemden ders almanın ne kadar zor olduğunu biliyordum ama kararımı vermiştim. Bunun üzerine dedem ağabeyime “Sen doğru ahıra” dedi.

F. Atay: Hafız olduğunuzda bir merasim yapıldı mı?

Tayyar Altıkulaç: İlçemizde hafız olan ilk kişiydim. Merasim, çarşı camisinde yapıldı ve dört gün sürdü.

F. Atay: İlk mukabeleyi camide mi, evlerde mi okudunuz?

Tayyar Altıkulaç: Ramazan ayında, Devrekâni’de camide okudum.

F. Atay: O dönemden unutamadığınız bir hatıranız var mı?

Tayyar Altıkulaç: Kişisel olarak olumsuz bir olay yaşamadım. Köyümüz yüksekçe bir yerdeydi; annemin mezarının önünden transit yol geçerdi. Jandarmalar telefon tellerini onarmak için o bölgeye sık sık gelirdi. Köylerde çocuklar tahıllar kurusun diye kilimlere serilir, başlarında beklemeleri için görevlendirilirdi. Ben de kilimlerin başında beklerken ders çalışırdım. Büyüklerim, jandarmaları görürsem haber vermemi ve Mushaf’ımı eve saklamamı tembih ederdi. Elimde  Kur’an-ı Kerim’le görülmemem gerektiğini söylerlerdi.

İSTANBUL İMAM HATİP’TE  ÖNCE ÖĞRENCİ SONRA ÖĞRETMEN VE İDARECİ

F. Atay: İlkokul ve ortaokulu Devrekâni’de mi okudunuz?

Tayyar Altıkulaç: İstanbul İmam Hatip Okulu 1951-1952’de açılmıştı. Hafız olur olmaz, 1952-1953 öğretim yılında İstanbul’a gittim. Babam beni götürdü ve okula kaydettirdi.

İstanbul’a  geldiğimizde babam beni iş adamı Ata Kulaksızoğlu’na emanet edip geri döndü. Kulaksızoğlu, beni kalacağım yere, Fatih Camii yakınında, Karadeniz Caddesi üzerindeki Gelenbevi Ortaokulu’nun karşısındaki iki katlı ahşap binaya yerleştirdi. Bu evde benim gibi  eğitim almak için gelen talebelerle; Mustafa Göl, Niyazi Meme, Ahmet Kahraman, İrfan Yücel ve Süleyman Aşıkkaya ile beraber kaldık.

O günkü imam hatipler, o yıllar itibariyle baktığınızda, bu okuldan mezun olduğunuz zaman makam ve maaş olarak geleceğin bize vaat ettiği hiçbir şey yoktu. Yükseköğrenim yapıp yapamayacağımız da belli değildi. Arkadaşlar arasında söylediğim ideallerin ötesinde hiçbir şeyin sözü sohbeti yapılmazdı. Tam bir azim ve tevekkül anlayışı içinde idik.” Bu evdeki birlikteliğimiz Kasım 1957 yılında Teşvikiye Camii’de görev alıncaya kadar sürdü. 

Nihayet İmam Hatip Okulu’ndaki yedinci senemde aynı zamanda Teşvikiye Camii’nde müezzin olarak görevli bulunduğum dönemde 1958-1959 mezunları için müjdeli haber duyurulmuş. Adnan Menderes Hükümeti, İstanbul’da bir Yüksek İslam Enstitüsü açılmasına karar vermişler. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan beklenen emir gelince ben ve pek çok arkadaşım  yeni açılan enstitüye kayıtlarımızı yaptırdık.

Bizim esas amacımız, dini ilimlerde ilerlemek ve yükseköğrenim yapmaktı.  Enstitüden mezun olduktan sonra görev almak için Ankara’ya gittiğimde  enstitünün ilk mezunlarından biri olarak, Bekir Topaloğlu ile birlikte tayinlerimizin  İstanbul İmam Hatip Okulu’na yapılmasının istedik.. Böylece kendi mezun olduğumuz Çarşamba’da bulunan İstanbul İmam Hatip Okulu’nda öğretmenliğe başlamış olduk. İstanbul İmam Hatip Okulu’nda öğretmen ve idareci olarak çalıştığım  sırada İstanbul Yüksek İslam Enstitsü’ne dört asistan kadrosu verilmiş.  Ben de  yapılan imtihanlar sonucunda Kur’an ilimleri alanında asistanlığa hak kazanmış ve yeni görevime başlamış oldum.

RADYODA İLK KUR’AN

F. Atay: O yıllarda radyoda Kur’an okunuyor muydu? Siz radyoda ilk kez ne zaman okudunuz?

Tayyar Altıkulaç: 1953’te radyoda okumaya başladım. Evimizde radyo olmasa da başka yerlerden yayınları takip ederdim. Esat Geredeli, Hasan Akkuş ve Ali Gürhan gibi isimleri merakla dinlerdim. Bir süre Ankara’da teyzemin yanında bulunduğum sırada, “Onlar okuyorsa ben de okuyabilirim,” diye düşündüm. Bazı okuyuşları, hocalarımdan öğrendiğim ölçülere göre eleştiriyordum. Sonunda Radyoevi’ne gidip okumak istediğimi söyledim. Benden Diyanet’ten bir belge istediler. Diyanet İşleri Başkanlığı’na gittim; cuma günü gelmemi söylediler. Gittiğimde iki kişiyle birlikte sınava alındım. Sonradan Ankara Müftüsü Kâmil Miras olduğunu öğrendiğim bir zat ve başka bir görevli beni dinledi. Yaklaşık 15 yaşındaydım. Belgeyi aldıktan sonra Radyoevi’ne döndüm. Orada bir plak kaydı yaptık. Kaydım, cuma sabahları diğer okuyucuların kayıtları arasında yayınlandı.

F. Atay: Ne okuduğunuzu hatırlıyor musunuz?

Tayyar Altıkulaç: Kehf suresinin ilk ayetlerini  okudum.

F. Atay: Mevlit programlarında birlikte çalıştığınız isimlerle aynı grupta yer aldınız mı?

Tayyar Altıkulaç: Hayır, o grupta bulunmadım. Rahmetli Halil İbrahim Çanakkaleli’yi gür sesiyle zevkle dinlerdik. Allah rahmet eylesin.

F. Atay: İmam Hatip öğrencisiyken evlendiniz. Biraz anlatır mısınız?

Tayyar Altıkulaç: O yıllarda tanışıklık yoluyla evlendim. Hayatımız böyle başladı.

F. Atay: Kaç çocuğunuz var?

Tayyar Altıkulaç: İki kız, iki erkek olmak üzere dört çocuğum var. En küçüğü de 40 yaşını geçti.

F.Atay: Arkadaş çevreniz nasıldı?

Tayyar Altıkulaç: Arkadaş çevrem açısından çok şanslıydım. Güvenilir ve fikirlerine itibar edilebilir arkadaşlarla yürüdüm. Çevrenizde böyle bir güven ortamı yoksa belki bu ihtiyacı daha az duyarsınız veya zahiri kurtarmak için biraz istişare ediyor gibi olursunuz. Benim için hiç öyle olmadı. Birçok temel fikirlerimden bu istişareler sonunda vazgeçmişimdir. Herhalde istişarenin faydalarını da görmüş olmalıyım ki ve idarecilik hayatımda da istişareyi gerçekten çok önemsedim. Bugün de durum bundan farklı değildir. Mutlak bir şekilde istişare et, müşaverede bulun. Ondan sonra hemen o kararı uygulamaya koy. Gerisini de Allah’a bırak. Böyle yaptığın zaman gerisi de geliyor.

YÜKSEK İSLAM ENSTİTÜSÜ YILLARI

F. Atay: İmam Hatip öğretmenliğinden sonra nereye geçtiniz?

Tayyar Altıkulaç: İmam Hatip’te üç yıl kadar görev yaptıktan sonra Yüksek İslam Enstitüsü’ne asistan oldum.

F.Atay: Hocam, bu arada motosiklet sevdanızı da biraz  konuşalım mı?

Tayyar Altıkulaç: Motosikletten çok önce bisiklet merakım vardı. Büyüdükçe bu iki teker sevdası motosiklete dönüştü. İlkokul yıllarında bisikletim olmadığından elime geçen para ile bisiklet kiralar binerdim. Yıllar geçip motosiklet ehliyeti alınca rahmetli babam bana  “Aferin oğlum, dört naldan birini halletmişsin. Şimdi üç nal ile bir ata ihtiyacın kalmış” diyerek takılmış. İmam hatipte öğrenci iken kendisiyle yaşıt 1938 model ilk motosikletimle zaman zaman şehirlerarası yolculuğa çıkardım.

Bir defasında Kastamonu’ya motorla gitmiş ve motorla dönmeme rahmetli babam müsaade etmemişti. Bir tandığımızın İstanbul’a giden boş kamyonun arkasına motorumu  ve şoförün yanına da  beni oturttu ve İstanbul’a  dönüşüme ancak o şekilde müsaade  etti.

F. Atay: Motordan Anadolu’dan gelen öğrencilerin barınma problemlerine geçelim, İstanbul’da nasıl geçiniyorlardı? Onlara destek olan kuruluşlar var mıydı?

Tayyar Altıkulaç: Bir kuruluş vardı: İlim Yayma Cemiyeti. İstanbul’da gözünüzü açtığınızda karşınıza çıkardı. Ben cemiyetin müdür yardımcısıydım. Okul idaresiyle cemiyet arasında zaman zaman anlaşmazlıklar yaşanıyordu. Cemiyet yöneticileri, arada uzlaştırıcı rol üstlenmesi için okuldan bir idareciyi yönetimlerine almayı düşünmüşler. Beni uygun görmüşler; haberim olmadan cemiyete üye yapmış, ardından yapılan genel kurulda yönetim kuruluna seçmişler.

F. Atay: İlim Yayma Cemiyeti’nin yönetiminde  bulundunuz mu?

Tayyar Altıkulaç: Evet. Daha sonra oradan ayrılıp Bağdat’a gittim.

F. Atay: Hatim kayıtlarınız uzun yıllardır dinleniyor. Kanada televizyonunda da hatim okudunuz mu?

Tayyar Altıkulaç: Kanada televizyonunda hatim programının ücretsiz yayımlanmasına izin verdim.Sadece  hatim için özel bir kayıt yapmadım ancak  yapılmış profesyonel bir kayıt seti vardı,o kaydın orada ücretsiz yayınlanmasına izin verdim.

BAĞDAT’A GİDİŞ

F. Atay: Bağdat’a gidişiniz nasıl oldu?

Tayyar Altıkulaç: Bağdat’la bir kültür anlaşması vardı. Millî Eğitim Bakanlığı bu anlaşma kapsamında öğretmen seçip gönderiyordu. O sırada tezimi hazırlıyordum; seçildim ve gönderildim. İki yıllığına gitmiştim, ancak yalnızca bir eğitim öğretim dönemi kaldım.

F. Atay: İki yıllığına gitmiştiniz, değil mi?

Tayyar Altıkulaç: Evet. Bağdat’ta daha uzun kalmanın bana fazla fayda sağlamayacağını düşündüm. Bize göre hazırlanmış bir program yoktu; orada kendi imkânlarımızla çalışmamız gerekiyordu. Bu nedenle döndüm. Kaldığım sırada mahalle mescidinde Kur’an okuduğum oluyordu. Radyoda çalışan rahmetli bir arkadaşım beni Bağdat Radyosu’na götürüp kayıt yaptırdı. Tilavetim bir süre radyoda yayımlandı.

KUR’AN ÜZERİNE DÜNYADA İLK ÇALIŞMA

Hazreti Osman Dönemine  Ait Mushafların İlk Nüshaları

F. Atay: Hazreti Ali ve Hazreti Osman’a nispet edilen ilk Mushaf nüshaları üzerine yaptığınız araştırma nasıl başladı?

Tayyar Altıkulaç: Hafız olduktan sonra, dokuz yaşımdayken, Kur’an ilimleri ve İslami ilimler alanında yetişmem gerektiği düşüncesi zihnime yerleşti. İlkokulu bitirirken İstanbul İmam Hatip Okulu açılmıştı. Öğrencilik yıllarımda bu hedef daha da belirginleşti. Okulda eğitimimi sürdürürken İstanbul’daki bazı ilim ehlinin birikiminden de yararlanmaya çalışıyordum. Mushaflarla ilgili çalışmamın ilk kıvılcımı, merhum Profesör Muhammed Hamidullah’ın bir kitabındaki bilgiydi.

F. Atay: Nasıl bir bilgi?

Tayyar Altıkulaç: Hamidullah, Hazreti Osman’ın yazdırdığı mushaflardan beş, altı ya da yedi nüshanın bulunduğunu; bunlardan üçünün günümüze ulaştığını yazıyordu. Nüshalardan biri Topkapı Sarayı Müzesi’nde, biri Taşkent’te, üçüncüsü ise Londra’daki India Office’te bulunuyordu. Topkapı nüshası iki cilt hâlinde yayımlandı. India Office nüshasının çalışması bir yanılgı nedeniyle gecikti; Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanmak üzere baskıya hazırlanıyor. Bu bilgileri öğrenince, sahabe döneminden günümüze ulaştığı söylenen nüshaların neden daha önce incelenmediğini merak ettim. Bu beni çok şaşırtmıştı.

F. Atay: Bu konuda dünyada ilk çalışmayı siz mi yaptınız?

Tayyar Altıkulaç: Bu nüshalar üzerine çalışma fikri, Hamidullah’ın açıklamalarından sonra bende oluştu. Nüshalar üzerinde çalışmaya başladık ve çok şükür bugüne geldik.

F. Atay: Çalışma yirmi yılı aşkın sürdü. Sizi kim teşvik etti, kim destek oldu?

Tayyar Altıkulaç: Beni teşvik eden olmadı. Ancak IRCICA’nın eski direktörü Prof. Halit Eren’i hayırla anmak isterim. Nüshaları çalışmak kadar, sonuçları istifadeye sunmak da önemlidir ve bunun için finansman gerekir. Halit Eren konuya yakın ilgi gösterdi ve eserlerin basılmasını sağladı.

F. Atay: Bu Mushaf nüshaları Paris ve İngiltere’de nasıl bulundu?

Tayyar Altıkulaç: Bu, cevabı en üzücü sorulardan biri. Müslümanlar olarak bu eserlerin kıymetini ve korunmasını bilememişiz; birçok nüshanın varakları eksilmiş. Paris’teki nüsha Kur’an-ı Kerim’in yaklaşık üçte birini içeriyor; kalan kısmının nerede olduğunu bilmiyoruz. Belki başka bir Avrupa ülkesindedir. Nüshalar bulundukları yerlere göre Paris, Londra, British Museum deki ve Tübingen nüshası gibi adlarla anılıyor. Ancak bunlar Paris’te, Tübingen’de veya Berlin’de yazılmadı. Her biri bir İslam ülkesinde Müslüman hattatlar tarafından yazıldı. Bu nüshaların Avrupa şehirlerinin adlarıyla anılması, İslam dünyası açısından üzücü bir durum.

F. Atay: Nüshaların tamamı mı  var yoksa yalnızca bazı cüz ve sayfalar mı var?

Tayyar Altıkulaç: Paris nüshasında Kur’an-ı Kerim’in yaklaşık üçte ikisi yok. İlk yayımladığımız kadim Londra nüshasında ise üçte biri eksik, üçte ikisi mevcut. Topkapı nüshasında iki varak, yani dört sayfa eksik. Kahire nüshasında da eksikler ve sonradan tamamlanmış varaklar bulunuyor. Nüshalarda kâtip hataları da var. Bunların bir kısmı belirtilmiş, bir kısmı olduğu gibi kalmış. Nüshalar büyük boyutlu olduğundan günlük kullanıma elverişli değildi; bu nedenle uzman hafızlar tarafından okunup denetlenmemiş olabilir. Hata sayısı nüshadan nüshaya değişiyor; bazısında üç beş, bazısında  beş on, bazısında daha fazla hata bulunuyor.

F. Atay: Peki bunlar Hazreti Osman’ın bizzat yazdırdığı mushaflar mı?

Tayyar Altıkulaç: Hayır. Hiçbiri Hazreti Osman’ın mushaflarından biri değil; onlardan kopyalanmış nüshalardır. İmla özelliklerini karşılaştırarak hangi merkezlere gönderilen mushaflardan kopyalandıklarını belirleyebiliyoruz. Londra ve Paris nüshalarının, Hazreti Osman’ın Şam’a gönderdiği nüshadan; Sana’a ve Topkapı nüshalarının ise Medine’de alıkoyduğu nüshadan veya onun bir kopyasından yazıldığını söyleyebiliyoruz.

F. Atay: Nüshalar arasında fark var mı?

Tayyar Altıkulaç: Kâtiplerin tercihlerinden kaynaklanan imla farklılıkları dışında metin bakımından fark yok. Çalışmamızda bu nüshaların Şam, Basra ve Medine gibi merkezlerde yazıldığını tespit ettik. Boyutları ve satır düzenleri farklı; kimi 12, kimi 18, kimi 20’den fazla satır içeriyor. Farklı yöntemlerle, birbirinden uzakta çalışan kâtipler tarafından yazılmışlar. Buna rağmen Kur’an metninin anlam bütünlüğü açısından aralarında farklılık bulunmuyor. Bir nüshada hatalı yazılmış bir kelime, diğerlerinde doğru biçimde yer alıyor.

F. Atay: Bu çalışmalarla araştırma süreciniz tamamlandı mı?

Tayyar Altıkulaç: Hicretin birinci veya en geç ikinci asrından günümüze ulaşmış olabileceğini düşündüğüm yeni bir nüsha tespit edersem, çalışmalarımı bırakıp onu da araştırmacılarla buluşturmak isterim. Şimdilik böyle bir nüsha yok. Araştırmalar sürüyor. Mevcut nüshaları ve çalışmalarımı yeniden gözden geçiriyorum. Topkapı Mushafı’nı ikinci bir edisyonla yayımladık. Şimdi Kahire nüshası üzerinde, onu akademik açıdan daha kullanışlı hâle getirmek için çalışıyoruz.

F. Atay: Bu konuda araştırma yapmak isteyenler yayımlanan eserlere nasıl ulaşabilir?

Tayyar Altıkulaç: Bugüne kadar yayımlanan eserlerin hemen hepsi IRCICA yayınları arasında bulunuyor. Diyanet İşleri Başkanlığınca yayımlanan eserlere de Başkanlık üzerinden ulaşılabilir.

F. Atay: Tecvidü’l-Kur’an ilk çalışmanız mıydı?

Tayyar Altıkulaç: İlk çalışmalarımdan sayılır. Kur’an tarihinin özeti niteliğindedir.

AVRUPA’DA DİYANET HİZMETLERİ

F. Atay: Diyanet’in yurt dışı teşkilatlanması nasıl başladı?

Tayyar Altıkulaç: Başkanlık görevine geldiğimde yurt dışında görevli personelimiz yok denecek kadar azdı. Çalışma Bakanlığı Avrupa’ya üç beş kişi gönderiyordu; onlar da büyükelçiliklerde görev yapıyordu. İlk adımı müşavir kadroları oluşturarak attık. Dört arkadaşımızı Almanya, Hollanda, Brüksel ve Avustralya’da görevlendirdik. Başkan olduktan sonra Avrupa’ya gittiğimde, Ramazan ayında girebileceğim tek bir cami bile yoktu.

F. Atay: Türkiye Diyanet Vakfı’nı kurma ihtiyacı nasıl ortaya çıktı?

Tayyar Altıkulaç: Bu, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı olduğum dönemde yaşandı. Başkanlığın çayhanesinde misafirlere genellikle ıhlamur ikram edilirdi. Dönemin başkan vekili, Gümüşhaneli Lütfü Doğan Hoca, zile basıp kendi şivesiyle “Evladım, misafirimize, hocamıza, arkadaşımıza bir ıhlamur,” derdi. Kendisi hemşerimdir; ellerinden öperim. Bir gün yurt dışından gelen bir misafiri iki ya da üç gece Bulvar Palas’ta ağırlamamız gerekti. Otel ücretini karşılayacak ödenek yoktu. Din  İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Ahmet Hamdi Kasaboğlu’ndan yardım istedik. Ankara’yı dolaşıp paranın bir kısmını bulabildi; kalanını aramızda paylaşarak ödedik. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesinde misafir ağırlama ve konaklama gideri yoktu. Bunun üzerine bir sonraki bütçe döneminde çalışma yaptık.

F. Atay: Nasıl bir çalışma yaptınız?

Tayyar Altıkulaç: Birkaç bakanlık ve kurumun kırtasiye giderlerini, bütçelerini ve personel başına düşen harcamaları karşılaştırdık. Millî Savunma, Millî Eğitim, Adalet ve Diyanet’in ilgili kalemlerine baktık. Bazı kalemlerde Diyanet’e ayrılan miktarın diğer kurumların ellide biri kadar olduğunu gördük.

F. Atay: Bu kadar düşük bütçeyi gündeme getirebildiniz mi?

Tayyar Altıkulaç: Genç kuşaktan arkadaşlarımla bir liste hazırladık. Başkan yardımcısıydım. Bütçe görüşmeleri sırasında durumu Meclise anlattık. İlgililer önce rakamlara inanamadı; sonra bütçe plan komisyonunda bazı iyileştirmeler yapıldı. Ancak bu yeterli değildi. İhtiyaçlarımızı karşılamak için vakıf kurmak gerekiyordu. Lütfü Doğan Hoca, İhsan Doğramacı’nın örneğinden hareketle vakıf kurma fikrini gündeme getiriyordu. Diyanet çevresinin bu fikre sıcak bakmayabileceğini düşünüyorduk. Sonunda vakıf kurmaya karar verdik. O günün parasıyla 150 bin lira kuruluş sermayesi gerekiyordu. Camilerde toplanan para Diyanet hesabında bulunuyordu; harcama usulünü belirleyen tüzük henüz çıkmadığı için kullanılamıyordu. Başkanımızı ikna ederek bu hesaptan 150 bin lira çekilmesini sağladık. Usulsüz bir işlem olduğunun farkındaydık, ancak vakfın Diyanet hizmetleri için kullanılacağını düşünerek bu adımı attık. Vakfı böyle kurduk.

DİYANET VAKFI’NIN KURULUŞU

F. Atay: İlk Kurucular kimlerdi?

Tayyar Altıkulaç: Başkanlık adına başkan ve yardımcıları, Lütfü Doğan Hoca ve hazırlıkları yürüten hukuk müşaviri kurucular arasında yer aldı. Ben, Yakup Üstün ve Lütfü Doğan Hoca da bu dört kişilik kurucu heyetteydik.

İSAM VE İSLAM ANSİKLOPEDİSİ

F. Atay: İslam Ansiklopedisi ve İSAM çalışmalarını nasıl başlattınız?

Tayyar Altıkulaç: İslam Ansiklopedisi projesini vakfımıza ilk kez rahmetli Ergun Göze teklif etti. O sırada yeni projeler arıyorduk. Diyanet’te birbirine güvenen, birlikte çalışan ve yeni hizmetler geliştirmek isteyen bir ekibimiz vardı. Ergun Göze’yle protokol imzalayıp İstanbul’da ansiklopedi çalışmalarına başladık. Zamanla bu modelin yürümeyeceğini ikimiz de gördük. Ergun Bey emeğini vakfa bağışladı ve herhangi bir talepte bulunmadı. Protokolü sonlandırdık, projeyi ise sürdürdük. Bağlarbaşı’nda karkası tamamlanmış bir bina satın alıp İslam Ansiklopedisi Genel Müdürlüğünü kurduk. Bu birim, Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı olarak çalıştı.

F. Atay: Genel müdürlük kurulana kadar çalışmaları kim yürüttü?

Tayyar Altıkulaç: Ergun Bey ayrıldıktan sonra çalışma bir süre mevcut birkaç personelle sınırlı imkânlarla sürdü. Sonra teşkilatlanmaya geçtik. Yeni bir ilim heyeti kurduk; maddeleri yeniden belirledik, yazarlara sipariş verdik, yayın ilkelerini ve redaksiyon usullerini oluşturduk. Üç yıl hazırlık yaptık. Ardından ansiklopediyi fasiküller hâlinde yayımlamaya başladık. Çalışmaların bir İslam araştırmaları merkezi çatısı altında yürütülmesi gerektiğini düşünerek İSAM’ı kurduk ve ilk başkanlığına rahmetli Bekir Topaloğlu’nu getirdik. Ben de emekli olduktan sonra ansiklopedide müellif-redaktör olarak çalıştım. İSAM kurulunca ansiklopediyi de bu yapının çatısı altına aldık. Bağlarbaşı’ndaki binanın yeterli olmayacağı anlaşıldı ve bugünkü İSAM tesislerini projelendirdik. Arsanın alınması ve hukuki süreçler uzun bir hikâye.

İSAM’IN DÜNYADA BİR BENZERİ YOK:

Tayyar Altıkulaç: Bugünkü İSAM tesislerinin temel atma törenini 15-20 memurla gerçekleştirdim. Bugün burası huzurlu çalışma ortamlarından biri hâline geldi.

F.Atay: Hocam İSAM’ın dünyada bir benzeri var mı?

Tayyar Altıkulaç: Türkiye Diyanet Vakfı’nın en köklü projelerinden biri olan İslam Ansiklopedisi’nin temelleri başkanlığım döneminde atıldı.  Ansiklopedi çalışmaları daha sonra kurulan İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) çatısı altında ilerlemiş. Başta ansiklopedi için düşünülen hacim yaklaşık on cilt iken, çalışmalar ancak otuz yılı geçtikten sonra kırk dört ciltte İSAM çatısı altında tamamlanabilmiş.

Başka bir ülkede İSAM benzeri bir araştırma merkezi, yani kendi araştırmacıları dışında her gün kütüphanesine 500’ün üzerinde yerli ve yabancı araştırmacının girip çıktığı bir örnek bulunduğunu sanmyorum. İstanbul dışından gelen araştırmacılara misafirhane hizmeti verildiği, yemek ihtiyaçlarının karşılandığı ve dökümantasyon hizmetinin sağlandığı bir araştırma merkezinin varlığından şahsen haberdar değilim.”

29 MAYIS ÜNİVERSİTESİ

F. Atay: 29 Mayıs Üniversitesi’nin kuruluş süreci nasıl gelişti?

Tayyar Altıkulaç: 1990’lı yıllarda vakıf üniversiteleri kurulmaya başladı. Türkiye Diyanet Vakfı gibi büyük bir vakfın bu alana ilgisiz kalmasını doğru bulmuyordum. Ben o sırada Diyanet’te değil, İSAM’da çalışıyordum; vakfın projeleriyle de ilgileniyordum. Mecliste bulunduğum yıllarda YÖK başkanlarıyla bu konuyu görüştüm. Bir YÖK başkanı, vakfın bir yayındaki ifadeleri göstererek Türkiye Diyanet Vakfı’nın üniversite kuramayacağını söyledi. Biz de bir gün kurabileceğimizi söyledik. Daha sonra vakıftaki arkadaşlarla projeyi sürdürdük. Ancak vakıf ve Diyanet içinde tereddütler vardı. Projeyi İstanbul’dan gönderiyor, itirazlara cevap verip yeniden sunuyordum; buna rağmen ilerleme sağlanamıyordu. Mütevelli heyeti seçimi yaklaşınca heyete girip projeyi doğrudan takip etmeye karar verdim. Projeyi mütevelli heyetinden geçirdim. Diyanet’in üst yönetiminde de yeniden görüşüldü. Üniversite kurmak yerine yurt açmamızı önerenler oldu; kimseyi suçlamıyorum, herkes iyi niyetliydi. Ben projede ısrar ettim. Karar defterini hazırlatıp başkandan imzalamasını istedim; üyeler imzaladı. Daha sonra YÖK nezdinde projeyi takip edip savunma görevi bana düştü. Üniversite böyle kuruldu.

F. Atay: Şu anda üniversitenin mütevelli heyeti başkanısınız.

Tayyar Altıkulaç: Üniversitenin mütevelli heyeti başkanlığını bana emanet ettiler. Ankara’daki vakıf mütevelli heyeti ve Diyanet yöneticileri bu güvenlerini sürdürüyor.  Kendilerine teşekkür ediyorum. Bu sorumluluğu ilk fırsatta hangi genç arkadaşa devredebileceğimi düşünüyorum. Önümde belirsiz bir süreç var. Bakalım Allah ne gösterecek; inşallah aydınlık bir yol açar.

F. Atay: Üniversitenizde farklı coğrafyalardan da öğrenciler var mı?

Tayyar Altıkulaç: Evet, özellikle Avrasya coğrafyasından, Afrika’dan ve Avrupadan öğrenciler geliyor. Üniversitemizde eğitimlerine devam ediyorlar. Avrupa’dan üçüncü  ve dördüncü kuşaktan gençlerin de üniversitemize geldiğini görmek ayrıca mutluluk verici. Yani dünyanın her bölgesinden öğrencimiz mevcut.

HUTBELER VE HAC HİZMETLERİ

F. Atay: Başkanlığınız döneminde hutbelerle ilgili ne gibi çalışmalar yaptınız?

Tayyar Altıkulaç: O dönemde vekâleten din görevlisi olarak çalışan 15 bin kişinin vekâletleri kaldırıldı ve siyasi tercihle asıl kadrolara geçirildi. Diyanet’in durumu zordu; İmam Hatip ortaokulu veya lise mezunu imamlarla bile ihtiyacı karşılayamıyorduk. Bu nedenle hutbe konusunu ele almamız, merkezden hutbe göndermemiz gerekiyordu. Diyanet gazetesinde dört hutbe yayımladık ve din görevlilerinin gazeteye abone olmasını sağladık. Hutbelerin müftülerin sorumluluğunda okunmasını istedik. Bu uygulama eleştiri aldı. Kendi hutbesini hazırlamak isteyen görevlilere de imkân tanıdık; bunu il veya ilçe müftüsünün sorumluluğunda yapabileceklerini belirttik. Özel günler ve dönemler için ayrıca hutbeler gönderdik. O günkü din görevlisi yapısı içinde bu konunun ele alınması ve belli bir düzene kavuşturulması gerekiyordu.

F. Atay: Hac hizmetleriyle ne zaman ilgilenmeye başladınız?

Tayyar Altıkulaç: Diyanet İşleri Başkanlığı görevine 1978’in ilk aylarında getirildiğimde önümüzde yeni bir hac dönemi vardı. Hac işleriyle ilgili, İçişleri Bakanlığının koordinasyonunda bakanlıklar arası bir komisyon bulunuyordu. Başkan yardımcısıyken de bu komisyona katılmış ve görüşmeleri dinlemiştim.

F. Atay: Komisyon yalnızca toplanıyor muydu, başka tedbirler alınıyor muydu?

Tayyar Altıkulaç: Rahmetli Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Orhan Eyüboğlu’nu hayırla anmalıyım. Bülent Ecevit hükümeti kurulduktan sonra hac konusunu ilgili bakanlarla görüşmüş. Diyanet İşleri Başkanı olarak ben de göreve yeni başlamıştım. Eyüboğlu beni davet etti ve neler yapılabileceğini sordu. Başkan yardımcısı olduğum dönemde bir arkadaşımla hac organizasyonunu incelemek için görevlendirilmiştik. Arafat’tan döndüğümüzde, kapı önünde oturan bazı kişilerin Arafat’a çıkmadıkları hâlde hacı olduklarını öğrendik. Şeytan taşlama, Arafat ve diğer aşamalardaki sıkıntıları da gözlemleyip rapor etmiştik. Bu deneyimime dayanarak alınabilecek tedbirleri Eyüboğlu’na anlattım. “Bu işi sana verelim, sen yürüt,” dedi. Ben de şirketler gibi hac organizasyonu yapıp süreci baştan sona deneyimlememiz için bize fırsat tanımasını istedim. Kabul etti ve ilgili bakanlıklara, bizden gelen talepleri yerine getirmeleri yönünde talimat verdi. O yıl dört bin kişilik bir hacı kafilesiyle yola çıktık.

F. Atay: Göreve başladıktan sonraki hac döneminde nasıl bir organizasyon yaptınız?

Tayyar Altıkulaç: Göreve başladıktan sonraki hac mevsiminde gidip geldik. Hudut kapılarında vakıf olarak bütün harcamalarımızı belgelemek zorundaydık; şirketlerin ise işlemlerini daha kolay yürüttüğünü gördük. Eksikleri ve yapılması gerekenleri tespit ettik. Dönüşte Eyüboğlu’na bilgi verdik ve bu işi yapabileceğimizi söyledik. Bizi yetkilendirecek bir kararname gerektiğini belirttik. Bakanlar Kurulu kararıyla hac kararnamesi çıkarıldı ve organizasyon Diyanet’e verildi. Daha sonraki yıllarda, şirketlerin baskısı ve yargı süreçlerinin ardından bu uygulama kısmen değişti; şirketlere de belirli ölçüde görev verilebildi. Hac hizmetlerinin büyük bölümü yine Diyanet’in organizasyonunda yürütülüyor. Geçmişte Arafat’a çıkmadan dönen hacılar ve hacı adaylarını Mekke’de uygun biçimde ağırlayamayan şirketler gibi ciddi sorunlar yaşanıyordu. Bu işi düzene koyduk. Daha sonra merhum Özal, “Hocam, sen bu işi yürütüyorsun ama senden sonra ne olacak?” diye sormuştu. Benden sonraki başkanlar da hizmeti sürdürdü.  Kurbanların kesilip kuma gömülmesi konusunu da ele aldık. Kurbanların İslam Kalkınma Bankası tarafından kurulan mezbahalarda düzenli biçimde kesilmesi ve soğutuculu tırlarla ihtiyaç duyulan ülkelere taşınması, sonraki yıllarda sürdürülen çalışmalardan oldu.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI DÖNEMİ

F. Atay: Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı görevini nasıl kabul ettiniz?

Tayyar Altıkulaç: 12 Mart 1971 muhtirası sonrası Millî Birlik Komitesi’nden Mehmet Özgüneş Devlet Bakanı olmuş, Gümüşhaneli Lütfü Doğan Hoca da vekâleten başkanlık görevini sürdürüyordu. Diyanet’teki yönetim değişikliği sırasında yeni başkan yardımcısı arandı. Ankara’daki bazı arkadaşlar benim adımı önerdi ve bakanı ikna etti. Telefonla Ankara’ya davet edildim. Teşekkür ederek kabul edemeyeceğimi söyledim. “Biz talebe yetiştireceğiz, ilim yapacağız,” dedim. Bakan, benimle de görüşmek istedi. Lütfü Doğan Hoca ve diğer arkadaşlar kabul etmem için ısrar ettiler.

“BAKANLA GÖRÜŞMEYE GİDERKEN ÜZERİME GİYEBİLECEĞİM UYGUN BİR ELBİSEM YOKTU”

F. Atay: O sırada Yüksek İslam Enstitüsü’nde hocaydınız.

Tayyar Altıkulaç: Evet. Bakanla görüşmeye gideceğim zaman uygun bir takım elbisem bile yoktu. Eski bir pantolonla başka bir ceketi birleştirip giydim. Kıyafetimizi düşünmediğimiz, mütevazı bir hayat sürdürdüğümüz günlerdi. Bakan ısrar etti. Askerlikte “Yanlış karar tereddütten evladır,” diye bir söz vardır. Tereddüt ediyordum; kesin biçimde reddedemiyordum. Bir süre izinli olarak göreve gelmeyi kabul ettim, ancak bu formül uygulanamadı. Adımın gündeme gelmesiyle başka adaylar da bakana başvurdu. Bakan, Ankara’da verilen maaşla geçinip geçinemeyeceğimi sormuş. Ona İlim Yayma Cemiyeti’nin ev ve başka imkânlar sağlayacağı söylenmiş. Bakan ise önce üzerimdeki ceketin iliklerinin yıprandığını fark etmiş; bu durumu daha sonra anlatmış.

F. Atay: Sonunda görevi kabul ettiniz. Neden önce kabul etmek istemediniz?

Tayyar Altıkulaç: Başkan yardımcısıyken Ahmet Hamdi Kasaboğlu zaman zaman odama gelir, “Tayyar Bey, bir gün sarığı giyecek, başkanın oturduğu yere oturacaksın,” derdi. Ben de “Hocam, her dediğiniz olur ama bu olmaz,” diye cevap verirdim. Kendimi hiçbir zaman o makama layık görmedim. Lütfü Doğan Hoca ve Ecevit hükümeti döneminde adım gündeme gelince arkadaşlarım benim üzerimde uzlaştı. Uzun uzun istişare ettik. Sonunda bunda da bir hayır vardır diyerek, istemesem de bu görevi kabul etmenin sorumluluk olduğunu düşündüm.

Göreve “peki” derken kendimizi bu makama layık görüp görmediğimiz bir yana, önümüzde çok zor bir dönem bulunduğunu da düşünüyorduk. Zorlukların üstesinden gelip gelemeyeceğimizi, başarılı olup olamayacağımızı düşündük. Bülent Ecevit döneminin ardından Süleyman Demirel dönemini ve askerî süreci yaşadık. Bazı zorlukları aştık, bazılarını aşamadık. Bu dönemi kimi küçük sıyrıklarla geçirmeye çalıştık.

F. Atay: Geriye dönüp baktığınızda yapamadığınız ve keşke dediğiniz işler oldu mu?

Tayyar Altıkulaç: Yapmak isteyip de yapamadığımız işler oldu. Önemli bir kısmı bilimsel yayınlarla ilgiliydi. Ahmet Hamdi Akseki veya Elmalılı Hamdi Yazır’ın eserleri gibi kalıcı çalışmalar ortaya koymak için projeler hazırladık; bazılarını tercüme etmeyi ve hayata geçirmeyi planladık. Ancak bunların bir kısmını yapamadık. Çünkü bu çalışmalar ekip gerektiriyordu.

F. Atay: Din İşleri Yüksek Kurulu’nu oluştururken de sıkıntılar yaşadınız mı?

Tayyar Altıkulaç: Evet,kurulu oluşturacak kadar ilim insanı ve akademisyen yoktu. İmkânların sınırlı olduğu bir dönemde çalıştık. Projelerimize aldığımız hâlde gerçekleştiremediğimiz işler oldu.

TÜRK CUMHURİYETLERİ

F. Atay: Türk Cumhuriyetleriyle ilişkiniz nasıl başladı?

Tayyar Altıkulaç: Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan bağımsızlıklarını kazandıktan sonra bu coğrafyaya karşı sorumluluğumuz olduğunu düşündüm. 1990’ların başında Ankara’daki arkadaşlarımızla konuyu görüştük. Bu ülkelere hizmet götürerek bir borcu ödeyebileceğimizi konuştuk. Bir arkadaşımla Azerbaycan’a gidip dönemin büyükelçisiyle görüştüm. Azerbaycan’daki bir devlet üniversitesinde ilahiyat fakültesi kurma fikri gündeme geldi. Diğer cumhuriyetlerde de görev yapmak üzere arkadaşlar görevlendirildi.  Azerbaycan’da bir ilahiyat fakültesi ve lise vardı. Üniversitenin rektörü zaman içinde fakülteye alınan öğrenci sayısını 45-50’den 40’a, sonra 30’a ve 20’ye düşürdü; sonunda 15’le sınırladı. Bir sonraki yıl öğrenci almamaya karar verdi. O sırada Cumhurbaşkanımızın Bakü ziyareti vardı. Ben de bu ziyarete katılmak istedim; talebim kabul edildi. Bakü’de İlham Aliyev’le bu konu görüşüldü. Daha sonra süreç olumlu gelişti. Üniversiteye bağlı fakülte kapandı; ancak orada yetişen, Türkiye’de yüksek lisans ve doktorasını tamamlayan gençlerden oluşan bir heyetle bağımsız bir İslam Enstitüsü kuruldu. Enstitü hâlen faaliyette ve her yıl 100’den fazla öğrenci alıyor. Azerbaycan’ın din görevlisi ihtiyacının buradan karşılanması bekleniyor. Diğer ülkelere gelince, arkadaşlarımız ne yazık ki oralarda çalışmalarını sürekli hâle getiremedi.

F. Atay: Hocam, Anıların izinde programıma misafir ettiğim Profesör hocalarımızın büyük bir kısmı sizin, Din Eğitimi Genel Müdürlüğü döneminizde Yüksek İslam Enstitülerine atadığınız asistanlardan olduğunu söylüyorlar. Yani sizin 1976-77 döneminizde atadığınız asistanların tamamı bugün profesör oldu. Ve Türkiye’deki İlahiyat Fakültelerinin  omurgasını  oluşturuyor, bu konudaki çalışmalarınızdan kısaca bahseder misiniz?

Tayyar Altıkulaç : 1976-1977 yıllarında Millî Eğitim Bakanlığı Din Eğitimi Genel Müdürlüğüm  döneminde, Türkiye’deki Yüksek İslam Enstitülerine tek seferde 100 asistan kadrosu atamasının yapılması,Türkiye’deki ilahiyat akademisinin ve yüksek din öğretiminin dönüm noktalarından biridir.

1970’li yıllarda Türkiye’deki Yüksek İslam Enstitüleri (İstanbul, Kayseri, Konya, İzmir, Erzurum vb.) ciddi bir öğretim üyesi ve asistan sıkıntısı çekmekteydi. Kurumlar büyüyor, öğrenci sayıları artıyor ancak akademik kadrolar son derece yetersiz kalıyordu. Ben de  geçmişte bu enstitülerde asistanlık ve öğretim üyeliği yapmış bir hoca olarak sistemin içindeki bu büyük akademik boşluğu ve yetişmiş insan kaynağı ihtiyacını yakından biliyordum ve  gelecekte ilahiyat fakültelerine dönüşecek olan bu enstitülerin akademik altyapısını güçlendirmek amacıyla büyük bir kadro hamlesi başlattım. Siyasi ve bürokratik engellere, bütçe kısıtlamalarına rağmen ısrarlı takiplerim sonucunda tek seferde 100 asistan kadrosu ihdas edilmesini sağladım.

Bu 100 asistan kadrosu, sıradan bir memur atamasının çok ötesinde stratejik bir vizyonun parçasıydı:

Geleceğin Profesörleri Yetişti: O dönem bu kadrolarla enstitülere giren genç asistanlar; yüksek lisans, doktora süreçlerini tamamlayarak Türkiye’nin en tanınmış din kültürü, tefsir, hadis, fıkıh ve kelam profesörleri haline geldiler.

Böylece, İlahiyat Fakültelerinin Kurumsal Temeli Atıldı: 1982 yılındaki YÖK reformu ile Yüksek İslam Enstitüleri üniversiteler bünyesinde İlahiyat Fakültelerine dönüştürüldüğünde, bu fakültelerin ihtiyaç duyduğu hazır, nitelikli akademik kadro büyük oranda bu 100 asistanlık havuzundan karşılandı.

Bu asistanlar ilerleyen yıllarda, İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) ve tüm İslam dünyasında saygın bir yere sahip olan TDV İslâm Ansiklopedisi projesinin de ana omurgasını, yazar ve araştırmacı kadrosunu oluşturdular elhamdülillah.

SİZ MECLİS’TE OLMALISINIZ

F.Atay: Siyasi liderlerin size olan teveccühü hakkında neler söylemek istersiniz?

Tayyar Altıkulaç: 10 Kasım 1986’da Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan emekli oldum.Emekliliğimin üzerinden henüz bir hafta geçmeden, önce Süleyman Demirel, ardından Alparslan Türkeş ve Turgut Özal davette bulundu. Daha sonra Necmettin Erbakan ve Mesut Yılmaz’dan da teklifler geldi. Bu teklifleri “Ben siyaset düşünmüyorum” diyerek kesin bir dille reddettim.

ÖNEMLİ OLAN SİZİN MECLİSTE OLMANIZDIR:

F.Atay: 1995 seçimlerinde durum değişti herhalde?

Tayyar Altıkulaç: 1995 seçimleri öncesine gelindiğinde önce Tansu Çiller, ardından Bülent Ecevit tarafından arandım. Tansu Çiller, İstanbul 1. bölge 1. sıra adaylığı ile bizi siyaset sahasına çekmeyi başardı. Bu arada şunu söyleyeyim. Rahmetli Türkeş’in sözlerini unutamıyor. Milletvekili aday listeleri açıklandıktan sonra, beni daha önce siyasete davet edenlere karşı mahcubiyet duymaya başladım. Beni Tansu Hanım’ın aday listelerde gören Türkeş, bana hiç gücenmediğini söyleyip; “Önemli olan sizin gibi arkadaşlarımızın meclise girmesidir. Şu veya bu partiden olmaları önemli değil” ifadesinde bulundu.

F.Atay: Demirel’le ile de önemli bir anınız var mı?

Tayyar Altıkulaç: Elbette var. Bunlardan biri bence önemli. Süleyman Bey’le bir gün başbakanlıkta görüşürken bana ‘Yahu hocefendi, Cuma hutbelerinden sonra hatiplerin okuduğu bir ayet var. Bunun Türkçesini de okusalar olmaz mı?’ diye sordu. Ben bu öneriyi şahsen uygun bulduğumu, yetkili kurullarla konuştuktan sonra, bunu yapabileceğimizi söyledim. Gerçekten de o tarihten bu yana, camilerde hutbelerin ardından okunan bu ayetin meaili de bütün hatiplerce okunmaktadır.

F. Atay: Hocam röportajımızın sonuna geldik. Sohbetimizi gençlere tavsiyeniz ile bitirelim?

Tayyar Altıkulaç: Gençlere tavsiyem çalışmaları ve çok çalışmalarıdır. Başlanan projelerde kararlılık göstermek ve uzun vadeli iradeyle işi sonuçlandırmak gerekir. Geçici heveslerle başlayıp çalışmaları yarım bırakmamak gerekir.

F. Atay: Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim hocam.

Tayyar Altıkulaç:: Rica ederim.


Kaynaklar:

1-VAV TV’de 31 Mayıs 2022 ve 14 Haziran 2022 tarihlerinde yayımlanan, Fehmi Atay’ın yapımcılığını ve sunuculuğunu yaptığı Tayyar Altıkulaç’ın Hayat Hikayesi | Anıların İzinde programı.

2- Tayyar Altıkulaç ile ilgili yazılar ve notlar- Fehmi Atay

FEHMİ ATAY’IN YAYIMLANMIŞ DİĞER RÖPORTAJLARI

Dr. Mehmet Ali Sarı Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/dr-mehmet-ali-sari-hafiz-olmak-zor-hafiz-kalmak-daha-da-zor/

Talip Akbal Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/kurana-adanmis-bir-omur-seyhulkurra-talip-akbal-hoca/

Amir Ateş Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-hafiz-mevlithan-bestekar-amir-ates-roportaji/

Dr. Fatih Çollak Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-seyhul-kurra-dr-fatih-collak-roportaji/

Ramazan Pakdil Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-seyhul-kurra-ramazan-pakdil-roportaji/

İlhan Tok Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-hafiz-ilhan-tok-roportaji/

Prof.Dr. ismail Karaçam: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-prof-dr-ismail-karacam-roportaji/

Hafız Emin Işık Röportajı: https://gumushanedenhaber.com/fehmi-atayin-hafiz-emin-isik-roportaji/